28 Aralık 2018 Cuma

bir çocuk ile bir adamın hikayesi

bir çocuk ile bir adamın hikayesi

çocuk yaşlı başlı
ağlamakta
çocuk verdiği sözü hatırlamakta

adam saçları aklı
huzurda oturmakta
-verdiği sözü unutmuş-
rahatlıkta

adam yaşlı başlı
alışmakta
konuşmaya başlamış hatta

çocuk süslü püslü yatakta
ağlamaya başlamış
açlıkta




25 Aralık 2018 Salı

bir portre sıcak astronomi

bir portre sıcak astronomi

gökyüzünün hiç bakılmamış yanı
kimsenin uğramayacağı kaftan
bir çift gözbebek
ve içi dolu birer damlacık
süregelen yalnız bir anatomi
hep ince 
biraz derin 
çok serseri rehber 
mıknatıs dikenli 
araya sıkışmış kaç yıldız 
kaç açmamış ay 
gözbebeklerinin yanında sönük kalacak
güneş resitali

tüm mevsimlerin kaybolduğu
bir tebessüm
namütenahi bir bakış
her biri ayrı bir anarşik mimik
ayrı bir tını
ayrı bir doku 
ayrı bir tutku

kuyruklu yıldızlara 
şekil vermiş bir burun
gogolun kaleminin ilhamı 
parlak ve de asil sırça bir köşk

samimi birer yağmur 
sağanak bir kargaşa
üzerimize sinen gölge 
bizi bize tarif eden şöhretli ışıltı 
üzerimize düşen yağmur taneleri 
onlar kadar sade  
ve de yürekli

orgazm bulutlar boşalırcasına
dökülen suyun kuvveti
saçlarını teğet geçen siyah rüzgarın
karanlıklar içine sindiği ışıltı..

bir şiirin anatomisi


bir şiirin anatomisi

ağaç çok iyi yeşerirdi
dallarına böcekler kuşlar konardı
öperdi
bir gün ay doğdu
kuşlar çerçevelendi orada
bir kuş uçtu üzerinden
dallarına sıçtı
ağacın tüm dalları kırıldı

aylar yıllar geçti
bir gün güneş doğdu
dalların arasında
yeşermek kökten kıvrıldı
daha da yeşerdi eskisinden
gün geçti ay geçti
ağacın yaprakları soldu
güneş ışığını çekti
dallar kurudu
yapraklar döküldü

bir gün güneş yine açacak
bir gün güneş açtı
bir gün güneş
bir gün
bir
güneş

Şiirin Beslenişi
Manipülasyonlarla dolu günlerin içinde sığırcık dolu fikirler olur hep. Bir ağacın dalları gibi kıvrımlı olur bu. Her kıvrım bir fikrin diğer fikirle kalaşnikoflarla çatışmasıdır. Fikir her zaman aynı çizgide olmaz tıpkı aşk gibi hayat gibi kişi gibi değişir. Biri gelir biri gider hep kalan insandır,andır.Galip adı gibi galip değildir çünkü teferruatta galip diye bir şey yoktur. Hep 24 yaşında kalmıştır Galip, geçmişe takılı kalan bir adamın neyi galip olabilir ki. Tıpkı yaşanmamış ama yaşanması an meselesi olan hikayeler gibi hep 1-0 yenik. Yenik ama tamamlanmamış çünkü tamamlanınca yenik diye bir şey kalmaz hayat icabında. Galip, galip değildir ama aynı zamanda Galiptir ama kimi zaman. Hayatı boyunca kendisini ana ait kılmayı başarmış, aşkı göğüs kafesine kapatmış bir adamdır Galip. Adı gibi galip değildir ama onun hikayesinde de namağlupluk yoktur o vakte kadar. Her hikaye zaten bir ağacın dalının kırılmasıyla başlar ya Galip’inki de öyle. Aslında geriye sarsak zamanı ağacın dalı kırıkmış zaten ama kırık bir baş gibi değil. Çünkü her insanın hikayesi kırık bir dal ile doğarken başlar. Galip hayatı boyunca sevgiye nail olamamış bir adamdı bu bile onun galip olmadığını anlatabilmek için nizami bir durumdu. Öyleydi zaten hepimiz bir kırık dalı olan ağacız kimi zaman yeşerir meyve verir kimi zaman solarız. Fiziksel olarak da zihinsel olarak da hep dolaylıdır bu çünkü biz dolaylı olan her şeyi çok severiz. Hatalarımızı örtmenin ya da kendimizi eleştirmemenin en büyük dezavantajı budur. Birini kendi hikayesinin başrolü yapıp, dolaylamak. Hayat bizim kendi dairemiz etrafında dönüp sınırlarımızı çizmemizdir aslında ama kimi zaman o dairenin, çemberin içine aldığımız bağzı sikten durumlar söz konusu olabiliyor. Şiir aslında bir şeyi en mükemmeliyetçi tavırla, bazen en soyut haliyle düşündürme halidir ama sadece bazen çünkü şiir çok ayrı bir kavramdır. Neyse şiir konusunun özüne dönecek olursak şiir o anda baş gösteren etkenin içinde var olan bir durum olmuştur. Bazen kısa bir şiir bir hikayenin aslında özetidir tıpkı bu hikayede olduğu gibi. Bakmayın şiir dediğime şiir değildir bu çünkü şiir 21.yüzyıla ait bir kavram değildir hele ki benim gibi hadsizlere hiç ait değildir yani biz şiire layık değiliz ama Galip layıktır bir şiirin konusu olmaya, o tutkusunun miğferidir. Tutku şiire konu olması gereken şiir gibi büyük bir kavramdır. Tutku demişken tutku esir olmak değildir tutku aidiyetliktir. Dezenformasyon da değildir tutku sadece var olmaktır. Galip sevgiyi görmeyen bir adam olarak yetiştiği için tüm sevişenlerin birazcık mikrobudur, sevişme içinde bir mikrop olur sadece bir mikrop, bir doz mikrop. İşte o mikrop sevgisizliğin temsilidir bunu kalpteki küçük nokta siyahlık olayıyla benzetebiliriz. Sevgiyi görmemiş bir adam asla galip değildir hatta hiç bile değildir çünkü sevgi dünyanın en genel kavramıdır. İçinde sevgi namına bir bok olmayan birinden nasıl davranması gerektiğini göremezsiniz. Sevgi de en az tutku kadar en çok şiir kadar değerli bir yapıtaşıdır. Bir yuvanın ana temel etkeni sevgidir, sevginin olmadığı bir yerde başka bir şey olabileceğini de zannetmiyorum. O ana kadar yani 19 yaşına kadar sevgiyi bilememiş bir adam mantık dışında hareket edemez. Düşünsenize mantık ile hareket ediyorsunuz her şeyde, sizce o duygudan yoksun düşüncelerin ulaşabildiği bir yer olabilir mi, bir tutku söz konusu olabilir mi? Siz düşünmeden Galip versin bu sorunun yanıtını.



Ben Galip Selçuk 31 yaşındayım hayatım, her insanın düşündüğü gibi roman olur demiyorum çünkü her insan kendi hikayesinin başrolüdür, her insan bir çizginin ürünüdür. Hayatım aslında 24 yaşında bir çiçeğin kokusunu almaya başladığımda başlamış, farkında olmadan böyle gelişmiş her şey. Aslında farkına varabildiğimiz her şey tedavülden kalktığında anlayabiliyoruz bunu. Annem 12, babam 14 yaşında terk etmiş beni her türeyiş bir terk ediştir aslında. Tam olarak sofraya hep yalnız oturdum. Sofraya yalnız oturmak bir çiçeğin çiçek bahçesinde yalnız başına kalması gibi bir şeydir. Yalnızlık burada baş gösterir sofraya tek başına oturmak ile. İşte sevgisizlik sendromu o vakit baş göstermiş bir sofra bezinin çaresizliği içinde. Yalnız büyüdüm, yalnız yaşadım 19 yaşına kadar. Bir noksan olarak kaldı hep kalbimde kalabalık bir sofranın eşiğinde oturmak. Sofrayı toplayan bile olmaya razıydım ama hiç sevmedim sofrayı toplamayı çünkü yalnız başına kurduğun sofrayı toplamak bana yaptığın bir sanat eserini yıkmayı andırıyordu. Olmadı ve hiçbir zaman olması gerektiği gibi olmadı. Orada burada büyüdük ve geldik dönemin en popüler etkinliği olan üniversiteye. Eğleniyordum, geziyordum, gülüyordum, fotoğraflar çekiyordum. Fotojenik olmak istemedim aslında hiç çünkü fotojenik olmak normalde iyi değil ama fotoğrafta iyi olmaktı sanki ya da bana öyle geliyordu. İstanbuldaydım burada fotoğraf çektirmeyene enayi diyorlardı. Aslında İstanbul’un fotoğrafını sokaklardan çekmek gerektiğini aşık olduktan sonra öğrendim. Fotoğraf sadece herhangi bir makine ile çekmek değildi, sokağın dili olmaktı. Kimsesiz olmak beni kitaba, şiire, araştırmaya, gezmeye, mücadeleci olmaya itti. Belki de en büyük kavgam bu ve aşktı benim,  kimsesizlik ve aşk. Sevgisizlik bedenimi o kadar sarmıştı ki bir kimseye aşk namına ya da sevgi namına bir şey beslemiyordum aslında korkuyordum da ama ta yıllar sonra anladığım bir şey vardı elbet her aşk, sevgi bir gün biter. Öyle de olurdu biz Beyoğlu sokaklarını tarumar ederken birileri bunu yazmıştı. Galata da bir senfoninin ortasında kendimizi bulduğumuzda kavganın ne olduğunu samimice yaşardık ama o an için. Her şey geçer, elbet geçer ama an hep kalır çünkü o an içinde kalır. Yalnızdım hem fiziken hem ruhen çünkü korku ve sevgisizlik beni itmişti buraya o çukura. Her şey güzeldi yine de çünkü hayatın içinden bir kesitti bu. Hayatımda iki kez aşık oldum birini ben terk ettim diğeri de onun intikamını alıp terk etti beni. Bakmayın ama ikisi  de birbirinden güzel hikayelerdi. Her yaşanmışlığın içinde mutlaka güzel bir şeyler olmuştur. Birincisi sancılı değildi pek çünkü ben terk etmiştim ve aradan bir zaman geçtikten sonra unutmuştum. İkincisi asıl hikayedir. Zaten her şeyin sonuncusu asıl hikaye olur çünkü en çok o hatırlanır yakın zaman olduğu için. Halbuki zaman ilki için yakın olsa o asıl hikaye olur. Benimki aslında öyle değildi. Benimki kişiseldi. Hassiktir oradan dedim şu an kendime kişisel olmayan hangi aşk vardır ki. Fiziksel olanda baya vardır ama benimki fiziksel değildi. Birincisini anlatmaya değer bulmuyorum gerçi şimdi üçüncü aşk olsaydı ikiye de öyle derdim ama bu öyle tahmin ettiğiniz gibi değildi, tutkuydu bu. Birincisi demişken birincisinin adı hani kuşların etrafında çerçevelendiği şey var ya şiir de geçen durun sanırım unuttum adını. Ama bir dakika hatırladım iyi ki de gökyüzüne ait bir isimmiş yoksa hatırlamazdım. Gökyüzüne ait olması benim açımdan hep dezavantajdı çünkü her yaktığım sigaranın ilk nefesinden sonra gökyüzüne bakarım. Adı Ay’dı.
Asıl hikaye bilenler bilir Uğur abla- Bekir hikayesi gibi bir hikayeydi. Zamanla zaten Uğur abla ve Bekir karakterlerinin ne kadar gerçekçi ve içimizde var olan bir hikaye olduğunu anlamıştım. Aradan zaman geçmiş her bütünün dağılıp tekrar toparlanması gibi bir süreçteydim. Hayatımın noksanı olan sevginin bir daha karşıma çıkması ve beni tekrar yanıltması beni derinden etkilemişti. Derinden etkileyen aşk hikayesi değildi çünkü aşk geçer ama sevgi genel bir kavram olur,  noksan olur. Yıllar evvel yaşanılan travmayı tekrar hatırlatan bir bütünün kırılmasıydı bu hikaye yani birinci hikaye. İkinci hikaye birincisi gibi değildi hatta birin bıraktığı etki ta beni geçmişe sürükleyen sevgisizlik bulvarına itmişti dal kırılmış ben toparlamaya çalışıyordum. İkinci hikaye yani yine bir gökyüzü terimi Güneş beni birincinin etkisinden çıkarmıştı. Ona aşık olmuştum ama bir tutkuyla. O tutku beni sevgi kuşağının kucağına bırakmıştı ilk kez kendimi ait hissetmiştim bir yere neydi deseniz gerçek şöyle derim Ay beni geçmişe 12-14 yaşlarıma götürüp o sevgisizliğin içine salmış, Güneş ise tıpkı bir bahar neşesiyle her yanımı sarmıştı. Güneş’i izliyor mutlu oluyordum, Güneş’in gülüşünü seyredip sevgi doluyordum, Güneş’i görünce göğsümde orkideler açıyordu. Aşık oldum ve geçmişin tüm kötü yanlarını bir köşeye sıkıştırdım. Güneş bir kez bana açtı sonra dalımı soldurdu ama köklerim daha da yeşeriyordu ona olan tutkum sayesinde. O yoktu ama tutkusu beni iyi yapmıştı, beni sevgisizlikten kurtarmıştı o boşluğun bir yanı olmamıştım. Bana hayatım boyunca sahip olamayacağım şeyi vermişti elime, masumiyetimi, çocukluğumu, yuvamı, sevgiyi. O yoktu,olmamıştı adına birçok hikaye, şiir yazılmıştı ama o yoktu. O farkında değildi olsaydı gelirdi olsaydı öperdi dalımdan, kolumdan. Oysa ben onu tutkumun verdiği şaman şölenleri gibi seviyordum. Tutku insanı mutlu eder, tatmin eder, anın içine tanık eder. Tutku var olmaktır her insanın bir tutkusu vardır, kiminin aşk, kiminin yol, kiminin rasyonel takıntılardır. Benim tutkumda onun aşkıydı. Öyle de oldu o tutkunun peşinden yıllarca gittim, o gelmedi hiç ama soyadım gibi akan seller gibi ben kendime geldim..

19 Aralık 2018 Çarşamba

bizim düzenimiz

bizim düzenimiz

Düzen ve suç birbirleriyle orantılı şeylerdir. Düzenin buyurduğu şekilde olmak zorunda olduğumuz için birşeyleri reddetmekten korkuyoruz, boyun eğiyoruz kısacası. Düzene buyruk harekette bulunmak düzen dışında kalmaya neden olur yani düzenin ve bizim istediğimiz şeylerin buluştuğu noktanın dışında kalmak. Bundandır ki asla ama asla cesur olamıyoruz. Düzene başkaldırı aslında dışlanma psikolojisinin etik hale getirilmesidir oysa doğamız gibi cesur olduğumuz zaman düzenin bize göre işleyeceğini de biliyoruz. Kim hayatı boyunca düzene inat birşeyleri reddetti ki eden olduysa da hep kaybetti bu kirli düzende. Düzen bizi suça itti, benliğimizi elimizden aldı utanmasa donumuzu da alacak ama yine de biz boyun eğeniz düzene. Düzen dediğime bakmayın Nietzsche gibi evrensel düzeni sorgulamıyorum ki sorgulayamam da benim sorgulamak istediğim düzen hepimizin kendimizce yarattığı köleliktir. Köle olmak eski çağlardan daha meşrudur bunu sizde iyi bilirsiniz sadece adını popüler kültür, teknoloji, modernite olarak koymuşuz sadece. Evet korkuyoruz biz çünkü maddi kaygılarımız, duygusal kaygılarımız benliğimizi elimizden öyle bir almış ki birazcık bile cesur olamıyoruz. Sen elinde ki telefonun daha mükemmel olması için 36 ay taksitle alıp tam üç yıl telefonun 3 üst modeli çıkana dek taksit ödüyorsun, ben aldığım montun beni sıcak tutması değilde daha şık durması için üç kat daha fazla ödüyorum, o aldığı arabanın kredisini ödemek için bütün ömrü boyunca çalışıyor hemde usanmadan kendine vakit ayıramadan, diğeri bir gazete de yazmak uğruna sansüre boyun eğiyor ee ben burada düşüncelerimi özgürce ifade edemedikten sonra neden yazayım ki bunun bir anlamı var mı? Gerçekten böyle çünkü biz dünyamızı bu hale getirdik artık değiştirmemiz içinde ölmemiz gerekiyor, ölmesek de bir ömür boyun eğmek zorundayız her ne kadar güçlü görünmeye çalışsak, gülsek, eğlensek de hiçbir şey sanmak istediğimiz gibi değil ki bunları yaparken bile başaramıyoruz zaten.

majör leşler ve amokachi çalımları

majör leşler ve amokachi çalımları


elini sol tarafına koyduğunda
baskılıyorsun majör leşleri
saklıyorsun
dağarcığındaki yetersiz mürekkebi
notasız bir şarkının ıslığı oluyorsun
hayattasın ve çözümsüzsün
özgür bir ölü olup çürümeyeceksin
üstelik iplerin göğün göğsünde kararmış
yağmur yağıyor solgun bedenine
vücudundaki tümörler akıyor yavaş yavaş
toprak gıcırdıyor
her yanı sarıyor aşk köpükleri
bir sözün ağızdan çıkıp yayılması hızında
sarıyor her yanı döllenmeyle tohumlanmış kökler
hala seni arıyorum vücudumda
baskılanan leşler can çekişirken
kalbim çok kuyu
boşalmanı bekliyorum
majör leşler göğe yüklseldiğinde

fasit daire

fasit daire


çiçeği burnunda tüm sevişenlerin
gogol paltosunu giymiş beni bekliyor
seninle ilk buluştuğumuz psikanaliz seansında
işte orada verecek bana paltosunu
ve böylelikle sana dar bir vaat ile yaklaşıyorum
kör organlar aşk denilen kuyuda
yusuf oluveriyorum
kuyuya dalıp seninle doğmak için
kendimi bertaraf edilmiş putperestlerin arasında buluyorum
nietzsche geliyor sorguluyorum kendimi
bende putperest olduğumu anlıyorum
çünkü sana inanıyorum
kokla bedenimi incir kokuyorum pelerinler gibi
sahneye çıkarıyor şekspir beni
elime veriyor soneyi
oku diyor
okuyorum tanrı göğsümde ağlıyor her adın geçtiğinde
güneş açamıyor hüzün ile aşkın adını aldığı vakitte
bir sabah telaffuzunda
iç organlarımı sarıyor nefesinin yabani tarafı
kemiriyor kelebek gibi
bir daha doğmak zorunda kemirilen arayışlar
kaldırıyorum şarabımı sana doğru
mozart kulağımı kaşıyor
sanki sen anıyorsun beni
bağışla beni sevgilim
yasallığını reddediyorum anarşist deney tahtasında
hiç yoksun
olmamışsın
sonemi alıyorum elime
şekspir ağlıyor
romeo ve juliet doğuyor..

annemin örgü ipi ve siyasi reform hareketleri

annemin örgü ipi ve siyasi reform hareketleri

mahcuz aşklar döküyor annem örgülerine
bana kalın kışlık çorap düşüyor
örülen çoraplar bedenimi sarıyor
faal bir duruşla
cumhuriyet sen kokuyor sokaklarda
bilmem ne partisinin  başkanı seni çığrıyor bana
oy pusulasında resmin beni mühürlüyor
seni açılan sandık miktarınca seyrediyorum
ve bası yarası var parti logolarında
sen cumhuriyet kokuyorsun laik bir aşkla
ben -istanbul hükümeti- ne de düşüyorum gözlerinden
yaz alıyor başını sana doğru
soğuk
üşüyorum
annem bana kazaklar öresiye
kapıyorum göğsümü
nefesimi tutsam ölüm
tühh
tam da buralara uygun bir kaç dizge olmalıydı
ve adımımı attığım yer dizinin dibi
mürekkep balıkları üç boyutlu taklit edebiliyorlar herhangi bir şeyi
ayrıca kırmızınında binbir türlü türevi var
yine de şık dururdu
annemin ördüğü kazak bedenimde
ve siyasi partilerde reformist hareketler
vakıa sen erimin benden uzakta
siyasi partiler mükerrer hareketler içinde

müzmin mükerrer aşık

müzmin mükerrer aşık

afrikada bir su kuyusuna yarar ancak ellerim
madenler geçmişle aramdaki tek bendim
dönüp kendimi arıyorum
bir kaç damla suya bulanıyor ellerim
kaldırıp göğe bakınıp tanrıya
arıyorum
ama hep seni buluyorum
ben seni düzenli olarak seviyorum
ellerimin yaralı reçetesinde yazıyor adın senin
günbatımına doğru düşüyorum bedenindeki ürkek sandalın içine
afrikadaki bir su kuyusuna yarar ancak ellerim
madenler bunamış bir massal gibi evim benim
yorgun düşüyorum
tenim tenine denktaş bir terle
dönüyorum sırtımı
gözümü kapatıp
başımı yıldızlara dayadığımda uyku sersemi oluyorum
uyuyunca aklımı ters giydiriyorsun bana
bu denli tehlikeli
bu denli mamafih
ürkek bedenim hep aşka aç
an dediğim yerde
işte burada
tam da burada
afrikada bir su kuyusuna yarar ancak ellerim

kademede bir kar tanesi

kademede bir kar tanesi


ürkek yalnızlığın çekmeye başlıyor beni kendine
bir damla boyun düşüyorum
kakalamaya başlıyor zihnim beni sana
gök boyunca ışıldıyor o damla
nefes alışverişlerim hızlanıyor
düğmelerim pantolonumun önünde birer parmaklık
boğum boğum yutkunmalarıma
-bedenim bedenine yad-
benden yabancı iniltilerin ilişiyor
atmosferin gökyüzüne dönüştüğü yerde
sertleşiyor o damla
derin soğuğun usul rüzgarlara denk gelmediği yerlerde
biraz daha sertleşiyor
kırmızıyı burada iç çamaşırı olarak hayal edemiyorum
kaçırırken gözlerimi gözlerinden
gözlerim gözlerine gözlerinden
ancak gözlerine denk geliyor
-hiç yaşamadığım bir heyecanı tüttürüyorum bu arada-
adımlarım sana doğru sıklaşıyor
bir nefes alayım derken
bir kaçı birden iniyor göğsüme
yavaşça biçimlenmeye başlıyor yağmur damlası
ya da sertleşmiş yağmur damlası
halkanın içine mızraklar inmeye başlamış oluyor
beethoven yükselmeye başlıyor
adımlarım kayarcasına
parkenin üzerinden uçuşuyor
kıyafetlerim birer yük
onları orada bırakıyorum
bir kuyumcuda cimri bir adamın altını yere düşüyor
nazikçe eğiliyor
bütün samimiyetiyle altının üzerine eğiliyor
onu rahatça bulmuş olmanın gülümsemesi
yüzüne işliyor
halka iyice biçimlenmiş oluyor
taklit edilmesi güç bir geometrik ifadeye dönüşüyor
burada ne yapacağımı bilmiyorum
bu yüzden kuyumcudaki adamı taklit ediyorum
göğsümdeki ter damlasına birer top mahiyetinde
çarpan nefesin başımı döndürmeye başlıyor
artık mükemmel bir sanat eserine dönüşmüş
kar tanesi evimin penceresine düşüyor
kar diyorsun
bakıyorum
kalkıp yerinden ona doğruluyorsun
çarpık aşklaşmada mükemmel defans örnekleri
kademen başı dönmüş ben tarafından karşılıksız bırakılıyor
ne güzel düşüyor yere kar















kimse geceleri ölmek istemez

kimse geceleri ölmek istemez


yalnızlığım benim aklımın celladı
herkes kendi cenazesini yıkamak ister
herkes ölebilir
geceler ölülerle beslenir
yalnızlık yalnızlarla

iki nokta yan yana gelmez

iki nokta yan yana gelmez


ben beceriksiz bir adamım
çok şiir yazdım bugüne dek 
en okunaklısı sendin 
ama sende de virgülleri unutmuşum 
dedim ya çok beceriksiz bir adamım 
ata binmeden düşer
seni izlerken parmağımı kırar
yıldızları seyreder aşık olurum
gamzene konacak noktalı virgüller üretir 
imla hatası yaparım 
müstesna fikirlerle aldatırım seni
ama gayet açık 
dediğim gibi ben beceriksiz bir adamım 
şiir yazarım hiçbiri okunmaz 
üstelik şekspir bana kızar 
noktalara önem gösteririm 
seni de nokta sayar 
yalnız kalma diye kendimi yanına atarım 
sana eş ikinci nokta olurum 
üçüncüsüne ve yalnızlığına yer yoktur 
benim lügatımda 
dediğim gibi ben beceriksiz bir adamım 
burası karışık 
okunaklı tek şey sensin

sabıka kaydı

sabıka kaydı

gitmenin nabız kontrollü bir sabıka kaydı var
gitmenin içinde ağır dram bir oyun var
sahnede bulutlu bir toz var
gösterdiği tevazuda bir yanılgı var gitmenin
bu gece şehir durağan bir korna sesi
bu gece bütün cansızlar yavşak
nağmesiz delip geçecek içimizden
gırtlağa dayanan bıçak
her gidiş kayıtsız sabıkadır
ve herkes gitmenin ardında kalmış bir kayıttır

bu şehir gitmelerin ağıtıdır
bir manası yok sabıkaların
bir benzeri daha yok yalnızlığın
kimsenin ulaşamadığı mağlubiyetlerde..

dütlü kalmış zaman

dütlü kalmış zaman


çok fazla nefes alamadım sensiz
ama
bir komplekse doldurdum nefesini
pencereyi kapadım
göğsümü tıkadım
senin nefesinin olmadığı yere
ağzımı dayadım
gök dolmasın
sen dileneyim diye
açım
-oksijen falan yalan-
tüm doktorlar kuşe kağıtları ile bantladı
her yeri
gök dolabilir içeri
dolarsa affetmem seni
kompleksimdeki kan tükeniyor
yoğun bakımlar seni dütlüyor
acele et-gel
nefesim tükeniyor..


gök dolabilir içeri*
Arkadaş Zekai Özger

kanın uğramadığı damarlar

kanın uğramadığı damarlar


nereden bilebilirdim ki damarlarıma işleyeceğini
annem kardiyologlara götürdü beni
kalp ritimlerim sevdanın kararmasına basmış seni
kalp kapakçıklarım seni şişmiş
damarlarıma sıkışıp kalmışsın
toplanmış tüm kardiyologlar
çözüm arıyor
senin pasaportunmuş ora
açsalar damarı nefesin lince renk tutacakmış
recl edecekler sanırım kalbimi
ama bir ordinaryüs olaya el atmış
açarsak nefesi tükenir
bırakın tıkanık kalsın
belki kirli kan temizler onu..

beni tanrı gömebilir

beni tanrı gömebilir


geceye kısık kesişmelerim akıyor cüssesizliğimden
bu yüzden geceleri çarşıya çıkmalar yasak
geceleri çarşıya çıkmalar yasak
bu yüzden
gece gömmezler beni şehire
vücudum ışıldar mutlaka
sen beni sevmezsin yani
sevilen seveni sevmez
bu bir gurur tablosu olarak
asılır tüm dostlarımın yakasına
benim hafızam orada ölür
bedenim gibi senin tesirin altında
tekrar edildikçe sen
ölüm sertleşiyor
çürük bedenimin yalnızlığı bundanmış
sonra pamuğu şaraba bandırıp tıkarlar
aşkın en ürkünç bölümüne
hatıralarımı kılar tüm cemaat
sonra taşırlar seni omuzlarında
gömmeye yakın melekler tek tek öper
senin öpmediğin yerlerden
kırık hafızamla son kez seni anarım
ve tanrı gelir-beni ancak tanrı gömebilir
sonra herkes dağılır
sen dağılırsın hafızamdan
ben çıkarım tekrar mezardan..

kesik bilekle akor dersi

kesik bilekle akor dersi


çalamadım affet
portmantoya astığım sözleri
anın
bana bakmış
portmantoya asmadığım sözleri
pabucu dama atılıyordu neferlerin
ateşin içine gizlensem de tutamıyordum nefesleri
uzak şehirler bombardıman hevesleri
sesleri
eski dostlarım kırık bir gitarın
dönüyoruz
dönmemiz senin girdabın
bas gitar anımsatıyordu gelip gidişlerin
nefesim kesikti çalamadım 
affet ürperten sesleri
ahengi bozup dinlerim sesini
çalamadım affet 
kesikti bileklerim

18 Kasım 2018 Pazar

Sansür..

Sansür..

Umrumda değildi. Üzerimde gri bir palto, yanımda bilmem kaç dakikadır susan bir telefon ve soğuk yakıcı bir hava. Palto demişken Gogol'un paltosu olmasa biz şu an bunları yazamayacaktık ondandır ki her şeye paltoyla başlamak istiyorum. Ağaçların gölgesinin olmadığı, göğü seyredemediğimiz birgündü. Kulaklık takıp yürüyen bir gencin hiçsizliği, radyo başında saatlerce beklenilen bir şarkı gibiydi sevgilim bugün. Ülkede zaten işler pek yolunda değildi. Ekonomi çaktırılmayan bir allak bullaklık içinde. Yeşillikler desen beton pazarına dönmüş bizde buna gülüyor, eğleniyoruz laçkalaşmış saçlarımız gibi. Oysa sevgilim saçlarına değen yıldızlar Satürn'den fırlamış gibi parlak ve de kibardı. Her yanı pastel boya sardıran gözlerin kendi benliğini asla bulamamış ve bulamayacak bir karanlıkta, gün ışığının karanlığında. Korkmak, kaçmak yazgı değil seçim. Sansür desen sevgilim her yana makbul bir şekilde oturmuş, kan çanağına dönmüş güneş gibi. Sansür demişken iyiki de sansür var ya. Olmasa ne yapacaktık herkes istediği şeyi söyleyebilecekti. Hatta az bile yapıyorlar duyguları, düşünceleri de sansürlemeliler. Hatta biraz daha ilerisi aşk da sansürlenmeli. Yanıma doğru yavaşça geldi oturdu torbacı bir arkadaş, elinde gazete, hangi gazete olduğunun bir önemi yok çünkü ülkede gazeteler tek ses, aykırı olanın sesi kesilir sevgilim. Abi birşey lazım mı ? Diye sordu. Sar bir üçlü beraber muhabbet edelim dedim. Sardı, kızgın bir yalnızlık gibi yaktı ve soğuk rüzgarın, yoksulluğun inadına sertçe meyletti cigaraya. İnsan kızgınlıktan meyleder ya felsefenin nihilist yanına, müziğin sertine. Öyle oldu işte. İşler nasıl diye sordum. Ne olsun abi kazanmaya çalışıyoruz işte diye söze girdi. İşte sevgilim ülkenin durumu herşeyi özetliyordu aslında ve her kötüye giden şeyin başında elbette yoksulluk vardı. Kiminin maddi, kiminin sevgisel bir kırıntısı, yoksulluğu vardı. Suç diye bahsedilen, kötülük, yasak diye nakledilen herşeyin başı da yoksulluktu işte. Bende senin yoksunluğunla denize olta atmayı öğrenmiştim işte sevgilim. Açlık sınırı, asgari ücret falan demişken senin gözbebeklerinin renginin solduğunu farkettim geçen. Aslında sevgilim ülkemiz buna müsait bir yerdi, gözbebeklerin solmasına. Sansüre gelecek olursak kuşlar da sansürlenmeliydi bence çünkü özgürce uçmamaları gerek ya da balıklar da sansürlenmeliydi çünkü yüzmemeleri gerekirdi. Seni de sansürlemeliler belki gerçi sen zaten sansür programının içindesin korkak, ülke ekonomisi gibi olan hissiyatını saklaman gibi. Sansür sana değil çiçeklere, ağaçlara uygulanmalı. Betonlaşmalı çünkü her yer güzel olan herşey beton yığını olmalı. Göğü, yıldızları seyretmemeli insanlar. İki yudum aldım tekrardan, sağlam keyifçiydik bizde iki iki gidiyorduk. Sen ne düşünüyorsun sansür konusunda kardeşim diye sordum. Abi biz ne anlarız sansürden dedi. Haklıydı o fırsatı vermemişlerdi ve hiçbir zaman vermeyeceklerdi. Çünkü birileri sınırları çizmişti, sen böyle yapacaksın, sen onu satacaksın, sen ağaçları keseceksin, sen bunu yazmayacaksın, sen bunu basmayacaksın, sen aşık olamayacaksın, sen sevmeyeceksin, sen uçmayacaksın, sen yüzmeyeceksin..... Gerçekten böyleydi sevgilim. Başımı yavaşça arkaya doğru götürüp seni seyrettiğim çıplak gözlerle memleketi seyrettim. Bu arada Yeşilçam aklıma geldi. Bilirsin Yeşilçam'ı da en az senin kadar severim. Yine sansürlemişlerdi sevgilim Yeşilçam'ı, ağaçları, böcekleri, balıkları bunu da söyliyeyim gazeteler baskıya girmeyi, kuşlar uçmayı, böcekler vızıldamayı bıraksa bile ben yine de bırakmam seni sevmeyi..

13 Kasım 2018 Salı

Dengbéj Şakiro Anısına..

Dengbéj Şakiro Anısına..

Zamanın güzel kelamları tıpkı güzel şeyler gibi değişiyor, yerini başka şeylere bırakıyor. Bundandır ki geçmişe hep bir özlem duyarız.

Şakir Deniz yani halk diliyle Dengbej Şakiro, yılların verdiği yorgunluk, geçmişte yaşadığı o mükemmel seyleri özlüyordu hep. Minder de uzanıyordu hasta bir şekilde ama minder üzerinde oturduğu dostlarının, birbirlerinin kelamında zevk alan insanların olduğu eski günleri ılık bir tas su ile özlemeye çalışıyordu. Hafızasını zorluyor o günleri hatırladıkça mutlu oluyordu. O dengbejlerin şahıydı, dengbej söyleyendi. Hiçbir zaman susmadı bugüne kadar. Bugünde susmayıp acılarını, onlara yapılan baskıyı, aşklarını, kan davalarını, savaşlarını, hasretlerini, onlara yapılan zulmü hiç durmadan anlatan Dengbej Şakiro halkına kırgındı. Çünkü yazısı yasaklanan bir dilin sözcüsüydü. Dengbej hafızaydı, o günler baskılardan ötürü yazının sözlü anlatım kadar etkili olmadığı günlerdi ve bundan ötürü Dengbejler o zamanın bir nevi hafızasıydı. Yaşanan şeyleri müziksiz bir şekilde, dostların toplandığı bir yerde hiç susmadan haykırırlardı. O sözlere kilam denilirdi yani kelam. İşte o kilamlar bugüne ışık tutan birer mücizelerdi. Uzandığı yerden hafifçe başını kaldırıp bir tas suyu söylediği kilamlar gibi kusursuz bir şekilde içti. Kafasını tekrar yastığa koyduğunda Erzurum Karayazı aklına geldi. Yani kendisiyle özdeşleşen yer. O yıllar Dengbejler toplanır aralarında kilamlar söylerdi. Samimiyet vardı minderler üzerinde şimdi ise üzerinde oturduğu minderde hüzün vardı, hasret vardı, eksik dostlar, halkı tarafından unutulan bir Dengbej vardı. Hafifçe ağlamaya başladı, yıllarca şehir şehir gezip ev ev dolaşıp söylediği kilamlar aklına geldi belki de kaç zaman evvel evine gelen muhabire söylediği ' Kürtlere kırgınım. Kürtler değerlerine, dengbêjlerine sahip çıkmıyor. Türklere bir bakın Bir Aşık Veysel’leri vardı, ona sahip çıkıldı. Bütün dünyaya onu tanıttılar. Bir Reşo’muz vardı. Hepimizin ustası. Aç öldü.. Şimdi söyle bakalım seninle nasıl konuşayım ve gönlümü nasıl açayım?’ ve bu cümlelerde geçen hocası Reşoye Gopala'yı özlemişti. Arkasında mükemmel bir külliyat, mükemmel eserler bıraktı ama kırgındı. Yıllarca gezdiği, kilamlar söylediği yerlerde hep hikayelerden beslenmişti. Tıpkı benim de bunları yazarken onun hikayesinden esinlendiğim gibi. Sesinin teni, gırtlağı, nağmeleri hepsi kusursuz olan bu büyük üstat Dengbej Şakiro Evdalé Zeyniké ile beraber en iyi Dengbej olarak bellenmiştir ama ne yazık ki kıymeti henüz bile anlaşılmamıştır. Yıllar evvel küçük odalarda dost meclisi önünde, önündeki ikramlarla, elini kulağına götürüp heyecanlı bir şekilde söylediği kilamlarında anlattığı hüzünlü hikayeleri kilamlarının hikayesi 1996 da İzmir'de yoksul ve hüzünlü bir şekilde bitmiştir. Vefat ettiğinde İzmir Çamlıkule Mezarlığı’na gömmüşler, başucundaki taşa da “Dengbéj Şakiro” diye yazmışlar.  Kendisinin de dediği gibi bu adamlara sahip çıkılmamıştır. Arkasında muhteşem eserler bırakan üstat her bir eserinde Dostoyevski hikayeleri etkisi bırakmıştır. Bugünlerde bıraktığı bu eserleri dinlediğimde onun ne kadar mükemmel bir sanatçı olduğunu daha iyi anlıyor ve bir kültürü nasıl ayakta tutup bizlere kadar gelmesini sağladığını anladım. Dengbej Şakiro bence hiçbir zaman zaman susmayacaktır..

12 Kasım 2018 Pazartesi

Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?

Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?

Franz Kafka'nın bu sözü her aklıma geldiğinde felsefe temelinin burdan geldiğini düşünürüm. Çünkü ölüm hayatımızda ki en büyük varoluş sebebi. Hepimiz her zaman bir şey yapmaya karar veririz. İyi bir aile kurmaya, iş sahibi olmaya, para kazanmaya, iyi bir eşe sahip olmaya, iyi bir kariyer sahibi olmaya vs vs. Ölüm ise her daim bir gerçek ama unutulmuş bir gerçek olarak kalır bir yanımızda. Aslında ölüm dışında diğer şeylerin ciddiyetini ölümün önüne koyduğumuz için herşey gayet formal bir nitelik kazanıyor. Ölümün olduğu yerde daha ciddi birşey olmadığını düşündüğümüzde ya da bunu hayatımızın ortasına koyduğumuzda nerede olursak olalım bunun bir öneminin kalmadığı bariz ortaya çıkıyor. Örnek olarak çağımızın problemlerinden olan aşk sendromu sonrası gelişen olaylarda çok sayıda ruhi bunalım sonucu intihar vakaları gerçekleşiyor. Aslında şahsen ben acıya, bunalım sürecine bu noktada katılmıyorum. Evet kırgınlık, kızgınlık vuku buluyor ama işin o derece ileri gitmesi ciddiyet meseledir. Kendimi bu konuda hep sorgularım an mı ciddiyet mi diye, bu yaşadığımız düzende herşeyin elbet geçici olacağına inanıyorum. Yıllar evvel tanıdığım bir kadın bana birine aşık olduğunu söylemişti ve asla onu unutamayacağını söylemişti. Aradan yıllar geçti ve bana aslında aşk insanın kendisidir geriye kalan herşey geçicidir dedi. Evet burda da olduğu gibi herşeyin zamanla geçici olduğuna ve o kadar ciddiye alınacak şeyler olmadığını göstermişti. Birşeyi ne kadar ciddiye alırsak o kadar problem doğurur bundan dolayı hayatımızı üzerine kurduğumuz düzen bir nevi bir gerçeğin örtbas edilmesidir. Herkes ölüme inanır, kimi sonrasına kimi o ana kimi ise yok oluşa sonuç olarak herkes inanır ama hayatta daha ciddi şeylerin olduğuna da inanır. Bundandır ki hep ölüm arka plana atılır. Düşünsenize hepimiz bir gemideyiz güvertede ben varım, yanımda güzel bir eş, önümde istediğim herşey, herkese en tepeden bakıyorum üstelik gemiyi istediğim yöne götürebiliyorum. Ee sonra ? İşte orası çok önemli nerede olursak olalım biz insanoğlu ölümün olduğu bir yerde hep kaybedeniz. Kaybetmek derken hepimizin inandığı kaybetmek değil gemi örneğindeki gibi en üstte olsak da onun sona ereceğini biliyoruz işte bu yüzden biz kaybedeniz. Burda belkide asla anlamını, kendisini tam olarak yaşayamayacağımız o sözün mimarı Franz Kafka'yı selamlıyorum..

bağımlı değişken

bağımlı değişken

aşk varoluştur
bazen sarhoşluk
bazen yalnızlıktır
burundan tüter
an üzerine kurulur
ana rahmi de aşktır
ve üreyendir aşk
aşk çok doğurgandır
acı yoktur
varsa meşru değildir
unutulmamazlık asla yoktur
her hücre kendini yeniler
eskisi silinir
aşk bazen kırgınlık halidir
ağlamak meşru değildir
acı çekmek yalandır
keder de
hüzün her an vardır
sadece aşka özgü değildir

bakidir aşk ama bir kalpte
karşı taraf değişir
ama aşk kişinin şahsına münhasırdır
bir kez aşık olursun
bir kez olan ikide de
üçte de
dörtte de olur
aşk bir doğurma sanatıdır
birden fazladır
ürer ve kana karışır
kan bazen basınç uygular
bu meşrudur
kızgınlık kırgınlık burda var olur
aşk doğurgandır ve etçildir
bazen vardır
bazen yoktur


tanrıya zahmetsiz şeyler

tanrıya zahmetsiz şeyler


beni ancak tanrı gömebilir demiştim bilahare
eğer müsaitse
şayet benden de hoşnutsa
gömsün de bir zahmet
neyse
düşerdin sen de aklıma
alırdı milyon tane hücre
kan pompalardı seni
sen ise kalbimi
yere düşerdi bir kalp
rüzgar esmeyi
bulut güneşi
balık yüzmeyi
ben seni

















6 Kasım 2018 Salı

ojeli tırnaklarla yazılmış soneler

ojeli tırnaklarla yazılmış soneler

saat gecenin sıfır sıfır bir
hüznün gölgeleri yağar taneleriyle
kimi kırar dalları
kimi söker yüreğimi
seni görmüş gibi kanarım
kar kanar beyazlar kanar kıpkırmızı
sana devrik cümleler kurar
çivisi çıkmış yağışlar
ne zaman biter bu hüzün
demek de önemli sayılmamalı bu saatlerde

ey yıldızların ilki
şekpirin son sonesi
beni kanatıyorsun ojeli tırnaklarınla
dal kırılıyor
ağzı açık çiçekler gülüyor
acıyla büyülüyorsun yaramı
birgün sana sevmeyi sayıklatacak
senin tırnakların buğulu bir cam duracak sadrımda
sığlığının her yanında açmış çiçekler
çırpınmış bir dişi sinek belasıyla

buraya öyle bir yağar ki kar
buraya işte öyle yağar kar
hergün yeniden seni yaşamak kadar
hergün kocamış şişman bakışlar
bazen eski bir ölü
kirpiklerine öyle yağar ki kar sevgilim
kirpiklerine ancak öyle yağar kar
gözlerin çölde bir vaha olur
güneşin hiç açmadığı bu şehirde
ben her gece karı ellerimle eritir
balçık balçık
seni seviyorum cümlesini yamarım kulağına
sokaklar gizli fırıldak yoksulluk besler
her yanı senin parfümünün kokusu ısıtır
bu sokaklarda bir sen geçersin
ben hep kaldım oysa
parfümünün kokusu kalır
arkandan bakakalmışlıklar kalır
ayakkabının izleri kalır


sen bana bakınca derinleşir gövdemin kırık kemik yanı
sığlaşır öptüğüm parmak uçların
sen düşersin
sen öyle bir düşersin ki
kar taneleri düştüğün yerde erir ağzımda
aslında bir şeyler gülümser sana
bir sokak satıcısı
güler
güler elinden düşen mandala uzanan kadın
topu arabanın altına kaçmış çocuk kahkahalarla güler hatta
sen bile gülersin
ben saat gecenin sıfır sıfır bir


Kamil'in Acıklı Hikayeleri 2

Kamil'in Acıklı Hikayeleri 2

Ah Kamil vah Kamil der gülerim biraz acı biraz tatlı. Zaten her gülüşün altında biraz acı saklı. Günün birinde tabi eski zamanlardan bahsediyorum o zamanlar memurluğun çok önemli birşey olduğu öğretmenliğin önder sayıldığı bir dönem. Okuma yazma oranı baya düşük, insanların yoksulluklarla savaştığı bir dönem. Kamil ise belediye başkan adayı olmuş kendi küçük kasabasında. Ev ev gezip oy topluyor, durmak kasmak bilmeden çalışıyor. Kazanması gerekiyor tabi. En büyük vaadi ise her eve bir memur. Sizde bilirsiniz ki o dönemler oy kazanmak için memurluk vaadinde bulunmak bir nevi bulunmaz hint kumaşı gibi birşeydi. Neyse işte Kamil de ondan istifade ederek gittiği her evde onu koz olarak kullanarak oy sözü alıyordu. Yine o günlerden birinde Kamil kasabanın önde gelen ailelerinin evine bir bir gidiyor, işte ilk gittiği evde oy istiyor tabi ev sakinlerinden birine soruyor senin diploman var mı diye ? Çocuk da var diyor Kamil amca diye. Tabi Kamil soruyor nedir peki diploman çocuk ortaokul diyor. Kamil hemen cevap veriyor tüh ya keşke lise olsaydı da seni işe alsaydık diye. Sonra devam ediyor yine aynı olay kaç kez tekamül ediyor. En son gittiği evde bulunan ailenin iki çocuğu var onlara karşı oy merasiminde bulunduktan sonra göz boyamak için soruyor senin diploman var mı diye? Çocuklardan biri var diyor. Nedir peki diploman diye soruveriyor Kamil. Çocuk ise ortaokul diyor, Kamil aynı hazırlıkta tüh ya keşke lise diploması olsaydı da seni işe alsaydık diyor. Neyse göz boyamaya devam eden Kamil diğer çocuğa soruyor senin diploman var mı ? Çocuk büyük bir özgüvenle var diyor Kamil amca. Kamil yine her zamanki rahat tavrıyla nedir senin diploman diye soruyor. Çocuk yine kendinden emin bir şekilde lise diploması diyor. Bu cevap karşısında Kamil sivri zekasını hiç çaktırmadan kullanıyor ve şöyle diyor: Tüh ya keşke ortaokul diploması olsaydı da seni işe alsaydık. İşte Kamil de böyle bir adam en zor anda bile kendinden emin cevaplar vererek o an doğru kabul edilen konuda bile karşı tarafı daima yanıltmıştır..

5 Kasım 2018 Pazartesi

Kamil'in Acıklı Hikayeleri 1

Kamil'in Acıklı Hikayeleri 1

Bizim Kamil çok duygusal bir adamdır çok da manyaktır. Ama biz onu çok severiz çünkü sıradanlığı en iyi saydamlaştıran adamdır. Hiç ağlamaz ama Ülkü Tamer'in konuşma şiirini de okumayı sever. Dedim işte bizim Kamil sizde yavaşça tanımaya başlayacaksınız onu benimle. Günün birinde Kamil kumar masasında oturuyor tabi her zaman ki gibi kaybeden taraftadır ama bu kez çok fazla kaybetmiştir, aslında cebinde para olmaz hiç ama neyine güvenir bende anlamam. Neyse hesap baya kabarık, Kamil ise kendine yol yapmaya çalışır ama bir türlü ne yapacağına karar veremez. Kaçsam mı diye düşünür ama oradan kaçamayacağını bilir. Oyunu kendi lehine çevirmeyi düşünür ama zaten onu düşündüğü için o kadar alta girmiştir. Ne yapsam ne yapsam diye düşünür aklına her zaman olduğu gibi fena bir fikir gelir, kavga etmek yani. Bakmayın sıradan bir adam dedim ama baya fenadır Kamil bey abimiz. Bahane arar durur, kavga ederiz hesap falan ödemeden yol alırım diye düşünür ama malum ne dese kazanan tarafı tahrik edemez. En son artık durumun iyice ciddiye bindiğini farkeder ve o durumun verdiği heyecanla kalkar adama hiçbir sebep yokken kendisinin varettiği ' sen niye o gün orda öyle hı ' sözünü der demez sakayı adamın kafasına geçirir ve kavga ederler tabi Kamil yol alır hesap ödemeden. Tabi aradan zaman geçer orada bulunan herkes o nasıl bir bahane cümlesidir diye güler geçer ve o söz Gezi Parkı olaylarında büyük bir mizah dalgası olarak geçer. İşte Kamil'in o sözü tarihe en absürt, en klas kavga bahane cümlesi olarak girer..

O An..

O An..

Yalnızdı. Üzerinde mor renginde bir palto, cebinde ise amcasından kalma pahalı ve lüks bir tabaka. Tabakanın içinde genzi yavaşça yakan veyahut insanın ağzına attığı naneli şekerler gibi birden acısını hissettiren tütün. Yalnızdı ama birtakım şeylere inanır ahlaksızca yaşardı. Ahlak onun için sıradan ve tüm yalanların sığınıldığı bir klişeydi ama olsun o ahlaksız bir yalnızdı en azından kendine ve bedenine zarar veren bir ahlaksızdı. Ahlaklılar gibi herkese zarar vermezdi, ahlaktan da korkardı. Gitti ve Yavuz Çetin'in isyanı gibi tüm güzelliği içinde bir gül kurusu gibi barındıran ve insanın bakınca aşkın yüzü yeryüzünün tüm bitki örtülerini saracağı anı andıran mavimsi gökyüzünün en soğuk en sıcak en uzun en kısa en güzel en sarmaş yerinde oturmaya başladı. İsyanı yer ile gök arasında bir virtüöz gibi güneşin battığı anda kendini baş gösteren noktaya baktı, baktı ve yolu hissetti. Çünkü yol herşeydi, herkesin birgün gideceği, ulaşacağı, Satürn'ün fısıldadığı andı. Ve o an o isyan tıpkı Yavuz Çetin'in dediği gibi " benden bir ruhsuz yaratmayı
nasıl başardınız
benden bir hissiz yaratmayı
nasıl başardınız
benden bir uyumsuz yaratmayı
nasıl başardınız
benden sizden biri yaratmayı
nasıl başardınız
yaşamak istemem artık aranızda " diyecek kadar sert, " belki de terslik bende
yapamadım bu düzende
kaçacak delik arar oldum
sürüngenler şehrinde " diyecek kadar nahifti işte o an yalnızdı biraz isyan dolu biraz başkaldırı biraz ise nahiflik vardı ama benim aşkta olduğum kadar da naifti. O an gökyüzü anarşistlerinin yeryüzü derebeyliklerine karşı bir zaferiydi tıpkı İhsan Yüce'nin yazdığı senaryolarda ki ağalık düzenine, derebeylik sömürüsüne karşı inceliklerle dolu mizahı gibi. Soğuktu o an birazda sıcaktı, yol gibi bitmez ve uzundu. Güzeldi, koleksiyoncular olur ya tıpkı sahafçılar gibi ikinci el saat alıp satan saatçiler, eline aldığı saatleri saatlerce inceler, hikayesini düşünür ve kendi kafasında mükemmel kurgular yaparlar ya işte o kadar masum ve o kadar yaratıcıydı; gökyüzünün aşk ile yeryüzüne güneş ışıklarının loş ışıkları altında inmesi. Bir adam da en çok masum olduğu anda vurulabilir. Masumiyet ise bir müze değildir tabikide bir kere gitti mi birdaha da gelmez. Elini yırtık sol cebine doğru götürüp yaslandı. Ve hikaye de olduğu gibi bir kadın geldi oturdu bu yalnız adamın yanına. Hayatı boyunca hiç Bukowskinin delilik öykülerini okumamış, hiç Arkadaş Zekai'nin göğü kucaklayıp sana getirdim kokla açılırsın dizesini okumamış bir kadındı. Yalnızdı elinde kukladan yapılmış bir gül kaplı çikolata vardı. Hiç yemedi sadece baktı. Oturdu kadın her hikayede olduğu gibi. Baktı ve o an kendi isyanını tüm kadınlar gibi sessizce kullandı o hak sessizce verilmişti ona. Adam baktı ve hiç konuşmadı. En masum olduğu andı bu, ahlaksız ve yalnız adamın. O ana kadar hayatın bir insandan ibaret olmadığını ve ait olmanın sadece yer kürede var olan şeylerden ibaret olduğunu düşünüyordu. Masum olduğu anda ona ait olduğunu hissetmişti ya da en azından o an için bunu ağlamıştı.  O kadının ortama kattığı zerafetle tütününü gayet kibarca sarmaya başladı. Sustu kadın ve baktı o an, adam naif ve masum bir şekilde baktı sessizce. Yaktığı tütününün ilk yudumunu kötü bir anda gelen güzel bir haberin tadıyla içine çekti. Dumanı yavaşça bıraktığında küçükken anneler tarafından fırlatılan terlik telkiniyle başını eğdi. O an gökyüzünün bir parçası yere düşse o sessizliğin içinde kaybolurdu ve yalnızlaşırdı. Yalnızdı o an. Ve yine o an gökten bir haber gelse yere düşmeye onlara gitmeye meyletse rüzgarın etkisiyle kaybolurdu, çaresizdi o an ve bir o kadar masum. Güneş ışınları dik açıyla dünyada bir yere uğramak isteseydi eğer işte o an Satürn'ün yazgısıyla sadece kadının gözlerine değerdi teğet geçmeden. İşte o an dünyanın bütün ressamları toplansa kadının gözlerini çizemezdi, dünyaya sade bir şekilde bakamadığı lensli gözlerini.  Bir bakıma içinde metafizikler barındıran duvarları yıkan bir andı bu, yol gibi. Kadın yola baktı hepimizin birgün bakacağı ve tadacağı yola. Yol uzundu, bitmezdi. Adam ise masumdu, yalnızdı. Gerçekten o an böyleydi, Satürn kadar büyük, yol kadar uzun, kadın kadar güzel, adam kadar yalnızdı..

31 Ekim 2018 Çarşamba

Kırık Parmak..

Kırık Parmak..

Kırık bir parmakla ne kadar anlatılabilirdi ki bir tutku, kırık bir gitarla ne kadar söylenebilirdi bir şarkı.
İnsan durmak istediği an'a aittir diye geçer bir yerde gerçekten an insan içindeki nebzenin bir kuruntusudur yani insan andan yaratılmış tüm hayatı an üzerine inşa edilmiştir, en azından o an için. İşte Öner'de anın doğurduğu bir adamdı tıpkı an üzerine kurduğu düşleri gibi.
Soğuktu hava zaten karasal iklimin insan duygularını sertçe bastırdığı bir yerde havanın sıcak olması da beklenmezdi. Oturdum karşısına masaya baktım özenle hazırlanmış bir masa ve üzerinde Antakya çökeleği, közlenmiş patlıcan salatası, içinde bir çok insanın acısının olduğu acılı ezme, anne eli değmiş gibi zeytinyağlı sarma, bolca tarator, turşu salatası, dil peyniri, bolca meyve vardı. Elime aldığım alkol ise %45 oranında bir rakı. Siz değerli hikayeperest dostlarım bilirsiniz ki rakı sofrası içmek kadar özenle hazırlanması gereken bir sofra, özellikle kültürü ve sofrası ile kendini her zaman diğer alkol çeşitlerinden ayıran bir içki olmuştur. Rakının yanında olmazsa olmaz en iyi meze muhabbettir. Bunun dışında sofrada damak zevkine de hitap etmek gerekir. Öncelikle çeşidi abartmamak gerekiyor, unutulmamalı ki rakı içmek uzun bir süreç. o yüzden içmeye başlamadan çok aç olmamak lazım ki, daha yarım duble içmeden, mezelere abanıp şişip kalınmasın. söylediğim gibi, meze çeşidi çok olmamalı, 6-7 çeşit yeterlidir. Öner'de dediğim herşeye en ince ayrıntısına kadar dikkat etmişti, beni asıl şaşırtan ise buydu 8 yıllık ev arkadaşım, dostum Öner 8 yıl boyunca bir kez olsun uzandığı kanepeden kalkmadı bile, değil yemek yapmak yemek yemeye bile üşenen bir adamdı. O masayı öyle görünce birşey olduğunu farkettim ya da özel birgün olduğunu gerçi nihilist bir adam olan Öner için özel birşey yoktu. Selam verdim ve oturdum masaya. Günün yorgunluğunu, acısını, tatlısını oturduğum masada yaktığım sigarayla gideriyordum ben genelde, yaktım yine işsizliğin verdiği yoksullukla aldığım en ucuz sigaramı ve iyice içime çektim her ne kadar duman çıkaramayacak olsamda en azından çıkarmaya çalışıyordum. Bilirsiniz ki ucuz sigaralar öyle afili dumanlar çıkarmıyor hayallerimizde olduğu gibi öyle cool durmuyor. İlk dumanı içime çektiğimde karşımda oturan tanıdığım en zeki adam baya aptalca beni izliyordu, gerçi ne kadar zeki olursa olsun biraz da aptaldı ama olsun bizde onu öyle kabullenmiştik. Öner ile üniversite de tanışmıştık ve tanışıklığımız öylece devam etti aynı evi, aynı sigarayı paylaştık aynı sigarayı paylaşmak bizim gibi adamlar için bir nevi kardeşim demek oluyordu. Hep umursamaz yaşadı, hep vurdumduymaz oldu, hep içimizdeki en akıllı adam olmasına rağmen bunu hiçlemeyen bir adam oldu. Hepimiz birşeyler yapmaya çalışırken o elindeki kıymetli şeyleri bile umursamadı gerçi kime göre kıymetli kime göre kıymetsiz onu da tam olarak bilemedik ya.

Çok yalnızım dedi hayatı boyunca var olduğu yalnızlığı umursamadan. Koydu bardağı önüme ve doldurdu rakıyı, yavaş yavaş sanki yalnızlığı ile belli olan kafasındaki birikintileri teker teker ayırt ederek koyuyordu hayatının vicdan muhasebesini yaparcasına. Elini uzattığı Antakya çökeleğini büyük bir iştahla yemeye koyuldu, Antakya demişken biz orda okurken bir kadına aşık olmuştu Öner daha doğrusu iki kez aşık olmuştu ama asıl onun için ikincisinin yeri çok ayrıydı. O zamanlar tabi biz gençliğin verdiği etki ile baya hızlı zamanlar yaşayan iki ev arkadaşıydık ama ben onun gibi değildim, o eğlenmeyi, umursamazlığı, içmeyi seven Rock'n' Roll kültürüne aşina nihilist bir adamdı, gündüzleri uyur geceleri çevirmenlik, radyo programcılığı yapar ara ara da fotoğrafçılık yapardı. Ben ise derse gider dersten çıkar sonrasında okeye gidip birilerine parti vurmaya çalışan biriydim o zamanların benim için en zevkli yanı okeyde parti vurduğumuz arkadaşların cebinden içtiğimiz ucuz şeftali suyuna katılan kalitesiz, çürük fındıkları fondiplemekti. Zaman geçti, yıllar geçti Öner ile yine beraber yaşadık beraber kaldık başka şehire geldik ama anılarımızı asla unutamadık hep bahsettik o günleri yad ettik. En güzel olanı ise kötü anıları bile cesurca konuşabildik hani insanlar kötü anılarını saklar ya da onlardan kaçarlar ya biz öyle değildik işte. İşte bu masada yine acıtan bir anı dinleyecektim çünkü anılar anlatılınca zaten acıtırdı. İlk dublemi yarılayana kadar birbirimize bakarak sustuk elime aldığım eski günler gibi bir yanı hoş bir yanı ekşimsi olan turşu salatasını yavaşça yemeye başladım o an birbirimize baktık ve yıllardır adını ağzına almadığı Rojin hakkında konuşacağını anladım ve içimi kemiren bir ağaçkakan hissettim böğrümde, sustum. An burda başlıyordu işte tıpkı Öner'in Rojin'e aşık olduğu an gibi. Öner hep aşkın bir anda başladığını sevginin ise uzun bir süreç sonunda emek, inanç, güvenle oluştuğunu söylerdi ama aşkta hiçbir tereddüt olmadan o an geliştiğini söylerdi Rojin'i ima ederek. Öner daha evvel hepimizin mutlaka yaşadığı ergen psikolojinin verdiği etkiyle olan bir aşkı daha vardı, böyle karşılıklı hesaplaşmanın, kıskançlığın, 10 bin sms paketlerinin olduğu, arkadaşımızdan ödünç aldığımız telefonlarla olan konuşmalarımızı içinde barındıran bir aşkı ama sonra rutine dönüşen olay sıkıcı bir hal alıp bitmişti daha doğrusu büyük hasarlar yaratarak bitmişti. Sevgiden falan olan bir hasar değildi yanlışlardan oluşan bir hasar ve sonra toparlanamadı Öner aylarca. Tam herşey yoluna girmişken burda bir hikaye daha başladı birazdan konuşacağımız büyük hikaye yani Rojin. Evet hikaye dedim çünkü Öner için yaptığı çeviriler, çektiği fotoğraflar, sunduğu radyo programları, ona yazdığı birtakım şeylerin içinde temelinde hep Rojin vardı. Rojin güzel kadındı, yürürken herkesin dikkatle seyrettiği, saçlarının rüzgarla tango yaptığı ( tabi kısa saçları daha yakışırdı ), kahverengi bir magmadan doğan gözleri karşısında etkileyemeyeceği insan yoktu, en çok gülünce şekil alıyordu etrafında oturan insanlar, o kadar güzel gülerdi ki burnundan tüterdi herkesin hasretle onu seyrettiği anlar. İşte bizim oğlan da böyle bir kadına aşıktı tabi kadında öyle bir kadındı ki hayatı boyunca sevilmemiş ama çok beğenilmiş bir kadındı işte böyle bir kadın için herşey sıradandır ve onunla baş etmek bayağı zordur. Çünkü sevgi gören biri herşeyi çözebilecek kapasiteye sahipti ama bizim Öner de hiç sevgi görmemişti ya zaten. Rojin mi diye sordum bir an Öner'e hiç bu mükemmel sofraya aldırış etmeden evet Rojin dedi. Biliyordum birgün Rojinden bahsedecek çünkü yıllarca onu sevmesine, aşık olmasına rağmen gittiği günden sonra adını bile anmamıştı kimseye. Her arayış bir türeyiştir, o da hep başka kadınların gülüşünde, başka kavrayışlarda aradı onu ama başaramadı ve hep sustu. Özellikle gün ışığında evin pencere arasında içeri giren ve tozların açık bir şekilde birbirleriyle dans ettiği o Rojin'in gözleri gibi bir hal alan kahverengimsi bir ortamda hep içerdi. Rojinde zaten gün ışığı anlamına gelirdi ama Öner için asla öyle olmadı çünkü o geceden beslendi, gününün ışığı sönmüştü yıllar evvel yoksul bir şehirde yoksul bir binanın bodrum katında yaşarken. Konuş dedim herşeyi bilmeme rağmen yıllarca herşeyi görüpte sustuğum o şey için. Neden gitti diye dadanmaya başladı cümlelere, sustum bunun cevabını Rojin dışında kimse bilmiyordu. Oysa ben onun ayakkabısında bulutları sulamıştım yağmurun hiç yağmadığı o kentte dedi Antakya çöreğine bakarak. Durdu ve seyretti o çöreği, yıllar evvel sabah evden çıkıp Rojin'i görmek için beklediğimiz kahve köşesini hatırladı sanırım. Oraya gider çöreğimizi masaya koyar çayımızı ister beklerdik, karşı kahveye gitmezdik çünkü Öner bol şeker atardı çayına karşı kahvenin ise şekerliğindeki şekerler paketliydi Öner paketleri açmaktan nefret ederdi bizde oraya gitmezdik. Rojin Öner'e gelmeden evvel, gelip gittikten sonra zaten hiçbir şeyi beklemedik biz sadece zamanı an'a ait kılmayı bekledik. Ben asla bilmedim neden gittiğini Rojin'in çünkü Öner onu tam bir yıl usanmadan bekledi, takip etti, izledi, saatlerce seyretti hatta bir keresinde bir kez görebilsin diye araba çarpmıştı Öner'e. İşte öyleydi zaman acıyı henüz çarkıfelek gibi Öner'in önüne sürmemişti. Halen anlamıyorum be abi o kadar beklemişken ve beni sevdiğini söylerken, elimi sımsıkı tutmuşken üstelik gözlerinin içi beni istediğini vurgularken neden gitti, yıllardır bu sorunun yanıtını bulamıyorum dedi. Evet öyleydi Öner çok şiir yazmıştı ama en okunaklısı Rojindi ama Öner kızgındı, üzgündü ve kaybedendi. Yine sustum, sus be dedim Selçuk sen neyi konuşacaksın ki yıllardır hayatını bir hiç uğruna boşlayan bir adama ne diyebilirsin ki ve demedim de usulca kafamı önüme eğip o anın verdiği acının etkisiyle acılı mezeye yönelip yemeye başladım. Devam etti, hiç yazmadım, hiç konuşmadım, onu görünce kafamı kaldırmadım kötü mü ettim acaba? Sanki konuşsaymışım dedi ve karanlığa gömüldü bir an hani karanlıkta hiçbir şey yapamaz ya insan çaresiz kalır aynı o vaziyeti aldı bir an Öner. Evet gerçekten de öyle olmuştu, Rojin gelmişti uzun bir bekleyişten sonra ve geldiği gibi de gitmişti. O gittikten sonra Öner hiç konuşmadı, hep sustu soğuk bir an gibi. Yaktım yine sigaramı şunu düşündüm Öner zaten onun yokluğunu sevmişti çünkü onla olduğu kısa süre zarfında içinde bir zafer narası yoktu. Bekleyiş, onu uzaktan seyretmek, karşısında durup çok sevdiği iki şeyi yani sigara içip onu seyretmek daha cazipti sanki Öner için. Öner, onunlayken mi onsuzken mi daha daha güzeldi diye sordum. Hiç tereddüt etmeden onsuzken dedi. Onunlayken sevdiği yaşadığı hayattan vazgeçmişti ama şunu anladım yıllar sonra; biz beraber vakit geçirelim, gezelim, eğlenelim, beraber gülelim, içelim, gözlerini saatlerce sıkılmadan seyredeyim, elimi sıkıca tut avucum terlesin, bana bak iki kez güzel olayım, bana bak zaman dursun ama beraber olmayalım diye düşündüğünü farkettim Öner'in, çünkü birşeyin adını koyunca o tükenir ki tükenmek zorunda doğanın birinci kanunu bu zaten. İşte doğanın bu kanunları içinde birde acı vardı Öner'in parmağının acısı gibi aslında acı sadece ağrımak değildi o an bir yalan, bir aldatılış, terkediliş, kanmak işte Öner her parmağı acıdığında o soğuk ana dönüyor, o soğuk türeyişe, o mandalina kabuğu gibi aldatılmış, kandırılmış ana. Öner çok iyi bir çevirmen olabilirdi ama olmadı, iyi bir programcı da olabilirdi olmadı, iyi bir fotoğrafçı da olabilirdi olmadı hep kendisi istemedi çünkü onun için an herşeyden önemliydi tıpkı Rojin'i seyretmek gibi çünkü onu seyredebilmek için herseyini bile verirdi. Dedim ya soğuk bir andan oluşuyordu herşey kazanmak bazen birşeyleri değiştirmiyordu aslında hepimiz için bir aslolan vardı o da kaybetmekti tıpkı Rojin'in ilk Öner'in elini tuttuğu gün kapı arasına sıkıştırıp kırdığı parmağı gibi..

21 Ekim 2018 Pazar

"Birgün seni gördüm
Sonra ki gün yine gördüm
Ondan sonra hep gördüm" der şair.
Evet tam olarakta o noktadan sıyrılan bi anekdot. Birgün bi dilek tuttum tüm karmaşanın, kargaşanın, umutsuzluğun içinde. Sartre olsa belki dayanır ama Bukowski dayanmaz küfreder. Birgün bir şiir yazdım sonunu hiç ummadan, karamsar bi çuvalda sakladım. Güya saatleri yelkovana yapıştırıp izledim, göğü kucaklayıp ona getirdim ama hep kaburgamın altına sakladım ta ki o ana kadar bir buruklukla. Meğer kelebek sadece birgün uçmazmış isterse her gün uçarmış, yol ise hiç bitmezmiş bu da aşkın bir avuç kafeininde varmış. Pink Floyd duvarları aşar, aşkın özünü aşılarmış aslında The Wall derken, hiç göz önünden gitmeyen sarılmaların bile tedavülden kalktığı bir umut yaprağını sığdırırmış benim güneş görmeyen kaburgalarıma, oysa ben siyah bir bulutun içinde sanarmışım yağmuru ama güneş hep en güzel yerden sararmış bedenimi hiç ummadığım bir anda hiç ummadığım bir masada. Bu anekdot ise içinde bir sürü kırgınlık, kızgınlık, akabinden gelen büyük pişmanlık, saatlerce süren bir an bekleyişi, dünyanın bile içine sığdırılamayacağı miyop bir çift göz, Beatles besteleri kadar güzel bir gülüş, herşeye rağmen sürecek bir hikaye olan aslında kocaman bir öykünün kısa bir notuymuş biraz korkak biraz da cesur bana..

13 Şubat 2018 Salı

sığ denizlerde boğulan cesetler

sığ denizlerde boğulan cesetler


tanrıya kırmızı şeyler borçluyum 
korkunç ölülerin kanları akıyor geceden 
ve senin gözlerin 
sarı bir magmadan çağırıyor tüm ölüleri provaya 
oysa benim vaktim yok 
kendimi kırık bir anekdotla aldatmaya 

senin nazarında deliliğin acıyan tarafları 
hiç de tahammülüm yok yollanmaya
aşina etmekteyim kendimi 
bunaltının boş kovanına 
yüksek zen'e 
ve gözlerinden akan lavlara 

biliyorum içimde çok seyircili mitingler olmayacak  
senin
lavları alıp peşinden gittiğin 
cesetler  boğuyor
sığ denizlerde
çıkarılıyor benim siyah şiş cesedim
biz iki pınarın aktığı birikinti bile olamayız 
diyesin diye 


12 Şubat 2018 Pazartesi

Stent-üp..

Stent-üp..

sen kalbime takılan stentsin
doktor faili meçhul bir melek
tanrı melekleri sever
melekler ne yapacağını iyi bilir
yanlış iş yapmaz
nesli kondomlarla tükenen düşüncelere dalarsak haklı
biraz da suçlu

iki kişilik bir sofranın stenti eksik kalan yanı
hep bir arayıştır

tanrı herşeyi inceden düşünür
ameliyat mağduru melek ise kibar
oysa tanrı öğretmiş olmalı
iki kalbe tek stent takılmaz..

Ölüler Cinayet Masasında Delirir..

Ölüler Cinayet Masasında Delirir..

takvimler ölü yaprağını delirtir anın
anlar bana baki vücudumun miğferi
bakışınla deliren gün
bir otogarın kırılmış velvelesi
gözlerinin içinde binlerce denklem kırgın
bana kalsa bozgun
çıplak acılarla bedenimi topluyorlar
dünya savaşları mağduru bir çıplaklık
dağılan mutlulukla kırılmış bir yazının intikalinde
katil aranmıyor
katil aklanıyor
cinayetimin masasında
aklım kanasın bari öyle kapansın ıhlamur yaraları
görgü tanıkları bitlerim
yalnızlığım benim tahterevallimin paslanmış suratı
tanrının da aklı kanıyor
ve kan yağıyor üzerimize
sen de kana kendini
ben sana tarafım
plastik göğsümde kanıyorsun sevgilim
kirli kanı temizleyen yoktur
ölüyorsun işte sevgilim
kana kendini..

11 Şubat 2018 Pazar

Ben Şair Değilim..

Ben Şair Değilim..

biliyorum
sana varabileceğim tüm yollar küresel tehlikede
sen güvertemin denizisin
tüm güverteler denize çıkar

biliyorum
ama saçaklar kalbinden sarkan buzlarla dolu
sana gelsem kafam yarılır
içinden kaçıverirsin

git-me sözcüğünün arasında kalmış bir tamamlanmamış cümleyim
sana gitme demeyecek kadar modern bir filozofum
ama gitme
ben filozof falan da değilim

sen birinci dünya savaşının günümüzde devam eden etnik bir sorunusun
sınırların cetvellerle nişanlanmış
şık dursun diye orta parmağında sana gelebileceğim bir halat var

mandan ve himayenim senin
aramızdaki kapitülasyonlar da kaldırılmadı zaten
ama git lütfen
ya da gitme
yoksa düzenli olarak sana gelirim atlarımın sırtında
buz düşer kırılır kafaları
bir sen daha çıkarsın
katlanamam
yazdıklarımı da üzerine alınma
ben şair değilim
interneti bol bir manyağım..


4 Şubat 2018 Pazar

Bahar Barut Tütüyor Dizinde..

Bahar Barut Tütüyor Dizinde..

ah canım
gözlerin barut tütüyor
sol yanımın içinde açmış ceviz ağaçlarının dibinde
yaslanmış tüm gözü yaşlı atlar
toplanmış başımda
bir bir taylarının başını okşuyor

ah canım keşke barut tütsen başıma
seni de alıp gitsem
akvaryum dolu baharlara

ah canım korkma ben varım
ceviz ağaçlarının dibinde
dur
korkma ben hiç olamadım
barut tüten baharlarda..

2 Şubat 2018 Cuma

Yalnızsın Sen Yalnız Kal..

Yalnızsın Sen Yalnız Kal..

Aslında hepimiz iplerimize kadar yalnız değil miyiz? Nereye gitsek de ne yapsak da hep o ipin üzerinde değil miyiz? Kalabalıklar içindesin her yerin insanlarla kaynıyor ama ipini görünce yalnız olduğunu hissediyorsun. Yalnızlık bu değil mi zaten, kalabalığın ortasında yalnızlığı hissetmek ya da en güzel anında düşündüğün onca eserin arasında kötüsünü anımsamak. Düşünsene her yanında sevdiklerin ama bir gün fotoğraf çeken topluluğun dağıldığı gibi dağılacak herkes ve yine iplerine sarılıp tek başına kalacaksın bir ömür bu korkuyla şehrin en renkli bucaklarında ceset olarak yaşayacaksın. 

Bazen yalnızlığa sinirlenir kalkar aşkı devirirsin. Bazen yalnızlığa sinirlenirsin seni yağmurun geniş alanına alırlar o an o kadar yalnız olduğunu hissedersin ki yalnızlıktan şemsiyeye sarılırsın. Bazen bir muammada omuriliğini hissedemezsin çünkü yalnızsın. Bazen her kımıldayış acıyı arayıştır, bazen acıdan analjezik bir şeyler içiyorsun, bazen korkuyorsun yastığa sarılıyorsun ama hiçbir şey gerçeği değiştirmiyor, şemsiye de sarılsan ilaçlara da sarılsan sevdiklerine de sarılsan sonunda hep yalnız kalacaksın bu gerçek bir türeyiş kanunudur yerin hasret sıvası yüzünde. 

Güzel bir abimin dediği gibi ‘yalnızlık ömür boyu’ hiçbir şey değiştiremez bu gerçeği. Ruh bütünü hüküm arıyor sonra kafanı kaldırıp vahşet adaleti güneşi sezince yine bir tükeniş yine bir yalnızlık. O ara önce renklerin işini bozuyorsun sonra beden denkleminde kendini arıyorsun sonu yalnızlığa dayanıyor. Hep düşünüyorum acaba sonu yalnızlığa dokunmayan yeni yıkanmış üzüm yaprakları var mı diye? Ama yok; zikzaklar çiziyoruz, yıpranmış ulumalar tamir ediyoruz, kulaklarımıza kadar beton döşüyoruz, neşter çekilmiş beyinlerimize, hunharca serumlar iğneliyoruz ama geçmiyor yalnızlık hissi, yalnızlık korkusu. Hüzünle sağlanan onca meçhuller var ki etrafımızda onlara bakınca bile o ipe sarılma isteği doğuyor, o ipe sebepsiz surette mühim bir dokunma isteği uyanıyor; o halde boş vermek gerekiyor. Çözümsüz kılıfları boş verelim ne yapsak da hep yalnızız biz, ucu ölüme dokunan her şey herkes yalnızdır, ben de yalnızım sen de yalnızsın herkes de yalnız. Solgun zehirlerde ilaç temenni etsen de saldırgan oksijenler aralansa da gezegenler lejyoner çiçeklerle dolsa da penguenler kutsal uğultular içinde yaşasa da hep yalnızsın sen yalnız kalacaksın..

Üç Şeritli Yıldızlar..

Üç Şeritli Yıldızlar..

işte ordasın
hep neşeli
neşeli çocuklar gibi
o en güzel şeylere bahane bulur kıvamdasın
sılık bir bahar ikindisi
tam karşıda olacaklardan habersiz bir bank
sen üstüne oturmakla şereflendirmişsin onu
o da tam karşımda durarak beni
ne yazık değimli
hiç bilmiyormuş gibi
parmaklarımla kağıdı kırarcasına
seni anlatmak
şehre bir sen gelsen
sen…
şehre…
gelsen…
oynardı
yer yerinden
bilirdim geldiğini
sen bir kere bana uğrayacak olsan
ben senden kalan bir sen
ben hep senden kalan bir yetim çocuk
bir bakkalın para üstü sakızı
ağlayacak belki gözlerim,
şu kafamın içindeki her şeye rağmen çok gururlu şey bee
o bırakmıyor gözlerimi
senin taktığın yıldızlar var ya
üç şeritli !
sen istemiştin işte onu taktığım koluma yatık olan göğsümde
bir şeyler oluyor bazen
böyle ansızın
işemek gibi
ölmek gibi
habersiz!
sadece yüzün geliyor aklıma sonra
o bahsettiğim yerde
biracı
sanki sevdiğin biri ölmüş
öyle acı
eğer 
geleceksen başıma
istersen sol taraftan gel istersen topraktan..

Elli Kuruş Kaç Kuruş ?

Elli Kuruş Kaç Kuruş ? 

Toplum olarak bağzı şeyleri yanlış ağlıyoruz diye düşünüyorum.

Birgün oturduğum mahallenin en işlek bakkalına gidip sigara aldım, bakkal hacı amcaydı namazını asla kaçırmazdı herkese selam verir öyle giderdi bakkalına. Öğrenci milleti bilirsiniz ki genelde kartla sigara alır aynen de öyle oldu kartla aldım. Aldığım sigara 10 liraydı ama bakkal 10.5 lira keseceğini söyledi neden diye sordum aslında sorun 50 kuruş değildi ama merak ettim sorgulamak istedim nedeni ise kartla çektiğim için kesinti oluyormuş ondanmış eyvallah dedim çıktım gittim.
Aradan kaç gün geçti bu kez de mahallenin diğer bakkalı alkol sattığı için hiç sevilmeyen Fevzi abinin bakkalına gittim sigara almak için mahallemiz muhafazakar olduğu için Fevzi abiyi sevmezlerdi ve bakkalında alkol satıldığı için pek gitmezlerdi neyse yine aynı sigaradan aldım kartı uzattım 10 lira girdi pos makinasına, Fevzi abi yanlış girdin dedim 10,5 lira girmen gerekmiyor mu diye sordum, hayır dedi sigara 10 lira niye 10,5 lira gireyim ki dedi. Şaşırdım geçen başka bir yerden aldığımda öyle almışlardı dedim, Fevzi abi ise ben niye senin hakkına gireyim ki dedi sonuçta müşterisin ister kredi kartıyla alırsın ister nakit alırsın dedi, eyvallah diyip çıktım bakkaldan.
İşin ironisi de tam bu noktada, biri namaz kıldığı için çok sevilen Hacı amca diğeri ise alkol sattığı için hiç sevilmeyen Fevzi abi halbuki Hacı amca namaz kıldığı halde komisyon almayı ihmal etmiyordu ona göre birinin hakkına girmek gayet normalmış gibi davranıyordu ki aslında düşününce ona hak veriyordum benim de bağzı sebeblerden ötürü işim yolunda olsaydı bende böyle davranırdım sonuçta adam namaz kıldığı için alkol satmadığı için herkes tarafından çok saygındı herhangi ekonomik bir kaygısı yoktu ayrıca mahallenin iki bakkalından biri olduğu için diğer bakkal alkol sattığı  için herkes onun bakkalına giderdi işleri tıkırındaydı adama hak verdim sonra dönüp Fevzi abiye baktım adam işleri kötü zar zor çeviriyor dükkanını mahallede kimse bakkalına gitmiyor alkol sattığı için yada dindar gözükmediği için ama yine de kimsenin hakkına girmiyor buna olduğunca dikkat ediyor. 
Şimdi bunu sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum acaba hangisi yanlış bir davranışta bulunuyor diye ben epeyce sorgulayıp bu sonuca vardım.
Benim bildiğim bakkal mahallenin atardamarıdır herşeyidir ama hacı amcadan olmamış bunu anladım ve toplum olarak yanıldığımız bir nokta var bu tarz adamlara verdiğimiz tavizden ötürü yaptıkları normalmiş gibi davranmaları çünkü namaz kılıyor diye iyi değil kimse, önemli olan onun gerektirdiklerini yerine getirmek.
Şimdi siz söyleyin Hacı amcadan mı alışveriş yapalım yoksa Fevzi abiden mi ? 
 

Eşhedü..

Eşhedü..

dik bir tacın, 
asilzade yokuşlarıyız aslında, 
ne üdüğü belirsiz,bahtsız; 
bir mintanın askerleriyiz aslında, 
bir elimizde hançer,
güç bela siperlere amadeyiz aslında, 
şark teli, cümbüş törenlerin; 
bir halının etrafına taşmayacak ; 
bir zabıt kağıdına şahit diye yazılmış adımız. 
şehre ait, 
şehrin son tanıkları, 
şifalı insanlar mihrabıyız biz aslında..

AT Gecelikleri..

AT Gecelikleri..

1

Dalların arasında uyuşup kalan zerzevat benlerinden öperim.

2

Neden gittin? Oysa ben senin ayakkabında bulutları sulamıştım.

3

Sana bakınca kafamın hipodromunda AT’ lar koşuşturuyor.

Neyse hadi gel de AT’ a binelim.

4

Koordinatları bozulan dünyanın ömrü bitmişti büyüsü bozulan çocukların gülüşlerinde.

5

Hepimiz güzel bir söze muhtaçken neydi bu savaşların diploması, insanların devşirilmiş mutluluğunda?

6

Tarihi dev taşların arasında semazeninde, büyük ormanların salonunda bana ilk çay koyduğunda sana tutam tutam papatyalandım.

7

Bir sigaranın dudak arasına sıkışan tüm dertlerin kabızlaşmış köşküne selam olsun.

8

Çocuklar hayatın direğine kafa atmış yüreğimizin müptela köşküdür.

9

Toplum, ölüme alışık denizden kaçırılmış balıktır.

10

Umut etmektir aslında çay içmemiz çünkü bitince tekrar koyuyoruz güneşi bardağa.



11

Dezenfekte edemediğimiz yarım boğazlı kalbimizin ışığıdır beklemek.

12

Çocukların gülüşüdür gecemizi aydınlatan takunya vari ay.

13

Düşünsene bir AT’ın var çok hızlı koşuyor ama sen ona binemiyorsun bile, senin içine nal salmak da öyle bir şey hep özlem hep boğaz dolusu kıvılcım.

14

Bilirsin gözlerin dünyanın en güzel uykusudur uyuyunca uyanılmaz bir rüyadır.

15

Bazen bir bakışın bir gülüşün sunduğu yaşamın, diller arası bir karmaşa yarattığı ortamda parmak uçlarımıza kadar içtiğimiz cigaralar çok manidar.

16

Gülüşüne yağmış bir yağmurdur kirlerimizi örten kar taneleri.

17

Çok merak ettiğimiz bir soru var çocukların mutluluğu da kavimler göçüne dahil mi ?

18

Çağcıl bir başkaldırıdır, ay ışığında bileklerinden öpmek.

19

Parka giyen abilerimizin dünyasıdır, yuvasında çiçek öptüğümüz kuşlar.

20


Sen gülme! Sokakta leblebi yiyen çocuklar devrim yapar yoksa..

Gözlerinin Manifestosu..

Gözlerinin Manifestosu..

sonra sen bana baktın 
sokakta çocuklar devrim yaptı 
simdi bir başkaldırıdır 
seninle göz göze gelmek 

sonra sen bana baktın 
tüm canlılar ayaklandı 
simdi seninle göz göze gelmek
tüm dengelerin değişmesidir 

sonra sen bana baktın 
ayakkabımda kuşlar yuva yaptı
şimdi gözlerinle sınanmak 
kuşlara yuva dokumaktır

sonra sen bana baktın 
ve ben bir daha hiçbir şeye bakamadım..

Umutlaşalım.

Umutlaşalım..

Umut hepimizi kurtaracak bunu anlayalım artık.

Birgün köşe bucakta kimsenin uğramadığı daha doğrusu gündüzleri kimsenin uğramayıp geceleri şehrin tüm kırık kalplerini içinde barındıran bir parkta oturuyordum, bir kadın belirdi ilerden karanlıklar içerisinde bir Ay'ı anımsatıyordu yürüyüşü kimsesiz bir parkı aydınlatıyordu onun kırık dökük yüreği. Issızca yürüyüp bana doğru geldi şimdi beni tanımıyor desem yalan olur tanıdığı için bana doğru geldi. Tanıdığım bu kadın yirmili yaşlarında kötü olaylar yaşayıp ayakta kalmayı başaracak kadar asil ve de yürekliydi kimse kolay kolay bunu beceremezdi ama o tüm güçlükler içerisinde bizlere rağmen ayakta durmayı başarmıştı boyun eğmemişti bizim gibi portakal kabuklarına. Aslında yaşadığı bu kötü olaylardan ötürü onu suçlamak daha büyük bir kötülüktü çünkü o buna maruz kalmıştı tıp ki benim ona maruz kalışım gibi çünkü ona ancak maruz kalınır ama işte toplum olarak kötü bir altyapıya sahip olduğumuz için bizler hep onun gibilerini suçlayıp murdar etmiştik, asıl kötü olanlar bizlerdik asıl çirkin olanlar bizlerdik ama en kötüsü de farkında değildik bunun. 
Sahi soruyorum size farkında olmamak en kötüsü değil midir şimdi ? 
Ben o kadının yanıma oturup yaktığı sigaradan sonra farkında olmaya başladım bunun için ona çok şey borçluyum sigara dumanının altında hüznü ve umudu barındırıyordu bana sorarsanız o dünyanın en güçlü en mükemmel varlığı olmalıydı çünkü o kadar başkalaşmanın içinde umudu vardı bu büyük bir sendromdur bu anlatılmayacak kadar harikulade bir fikir akımıdır, onu öylece bir kalıba sığdıramazsın o üst düzey bir davranıştır hepimize örnek olacak hepimizi insan yapacak bir durumdur. 
Oturduk diz dize yaktık sigaralarımızı ve anlatmaya başladı inanın ben içimde aylarca günlerce o kadar nefret kin biriktirmiştim ki o ana kadar o an herşey limonatanın içindeki buz gibi eriyip su olmuştu, sonra içtikçe içtik sigaralarımızı o kadar çok sigara içtik ki çakmağımız bozulana dek içiverdik içine birçok anlam yüklediğimiz sigaralarımızı. O süre zarfında herşeyi birer birer döktük kelimelere günlerce birbirimize sustuğumuz haykırmak istediğimiz bağıra bağıra ciğerlerimize konuştuğumuz herşeyi konuştuk ve ben o kadar çok şey kazandım ki 16-17 yıllık eğitim hayatımda o kadar çok şey kazanmamıştım 23-24 senelik hayatımda bu kadar duygu birikmemişti yüreğimde. O parkta ben hayatımın dersini alıp çantama koymuştum hayatımda hiç ders çalışmadım ama o çantama sığdırdığım herşeyi her gece çalışmaya karar verdim çünkü içinde kimsenin anlayamayacağı, anlatamayacağı kitaplara konu olmamış müfredatlara sığdırılamamış birçok tozdan buluttan metin vardı. 

O gece işte birçok şey değişti hayatımda mesela sabretmeyi öğrendim, beklemeyi öğrendim, empati kurmayı öğrendim, anlamayı öğrendim, düşünmeyi öğrendim aslında o geceden bunları çıkarmak çok basit kalır çünkü 23-25 yılda anlayamadığım birçok şeyi öğrendim mesela çakmak bozulunca sigara içememeyi de öğrendim ama o kadın onun da yolunu bulmuştu ya. Sonra sırılsıklam ağlaşıp susmaya başladık bana o an umudu öğretti o kadın, umut olunca en boktan şeylerin bile birgün çok güzel olabileceğini öğrendim çünkü o kadın içinde dünyanın bütün umudunu biriktirmişti ve o umut içerisinde çocukları sevmeyi biriktirmişti bu herkese nasip olmaz biliyorum onun için kendimi çok şanslı buluyorum mesela bu konuda da kendimi çok şanslı buluyorum mesela öyle bir kadının. ' Ay ışığında bileklerinden öpmek ' herkese nasip olmazdı ama bana oldu. 

Şimdi ben bu hikayeden çok şey çıkardım ve en çok da bunu anladım ki biz teslim olmayalım hiçbir şeye boyun eğmeyelim en kötü anda bile umut edelim çünkü umut olmazsa, umut biterse herşey çok kötü olur ama eğer umudumuz varsa heleki o kadının o mükemmel yüreğinde bulunan umuttan bir dirhem bile varsa birgün herşey çok güzel olacak biz hep umutlaşalım biz hep umut edelim biz en kötü şeylere inat umutlu olalım inanın o gün bambaşka olacak inanın o kadının güzel yüreği hatrına da olsa herşey çok güzel olacak. 
Herkese herşeye inat gelin el ele verip o kadının yüreğinden haykırıp bizi aydınlatan, gözlerinden dökülüp buharlaşıp hepimizin üzerine yağan umutları yeşertelim, umutlaşalım..

Kendimizi Kandırmak..

Kendimizi Kandırmak..


Bu hayatta kazanmak için uğraşanları pek de önemsememek lazım çünkü onlar kendileri için herkesi harcayacak kadar gözleri dönmüştür, oysa bilmeleri gereken bir şey varki hepimizin çok iyi bilmesi gereken birşey kaybetmek, hepimizin eninde sonunda kaybeden olması. 

Sadece kendi çıkarları için acımasızca herkesi ezmeye çalışıp güya kendisini tatmin etmeye çalışanları asla sevmem. Hele ki kendi gelecekleri, çıkarları, hayatları için kimsenin gözünün yaşına bakmadan onları kapı dışarı edenler, onları hatalara boşluklara itenler var ki onlar bu dünyanın en düzembaz yaratıklarıdır. Bu durum hayatta ki en zavallı insanların halidir, onlar vaziyet böyle olunca her şey güzel olacak, mutlu olacağım, güzel şeylerim olacak diye düşünüyorlar en çok da bu güldürüyor beni.

Sadece kendinizi düşünmeyin dönüp bir etrafınıza bakın o zaman anlarsınız bu hayatta sadece siz olmadığınıza bir başkalarının da olduğuna inanacaksınız. Bu belki bugün zor bir durum olsa gerek, sizin için benim için ama gerçekten kaçılmaz bir gerçek bu, elbet birgün yüzüne bir boksörün attığı yumruk gibi çarpar bu patikalarda. Bu ironik hal ile işte o zaman hayatınızda yaşamadığınız bir pişmanlık yaşarsınız, bir dönüşüm yaşarsınız, hatta daha da ileriye gideyim büyük bir acı yaşarsınız, eğer bugün kendinizi tatmin etmek için birşeyler yapıyorsanız, eğer bugünü geçirmenin derdindeyseniz yani bugünü geçirmek derken yaptığınız yanlışların üstünü örtmekse amacınız, kendi çıkarlarınız vicdanınız için hiçkimse umrunuzda olmayıp kendinizi tatmin etmişseniz, başkalarını kendi çıkarlarınız için kırıp üzüyorsanız, yaptığınız hataları bir başkalarına yüklüyorsanız, en çok da siz yanılacaksınız. Çünkü sakladığınız hiçbir gerçek değişmez sakladığınız küçük bir oyuncağı bile yıllar sonra bulabiliyorsanız bunu çok iyi bilmeniz gerekir. Yıllar yıllar sonra çok mutlu olduğunuzu sandığınız zaman, çok zengin yada iyi bir hayatınızın olduğunu sandığınız zaman hatta çocuklarınızla mutlu olduğunuzu sandığınız zaman dönüp arkanıza baktığınızda kırdığınız, hor gördüğünüz, ittiğiniz herkes bir duvar gibi karşınıza çıkacak onun için kendinizi kandırmanın bir anlamı yok. Hayatınız sizin için önemli olabilir benimde hayatım benim için önemli ama kimse kendi hayatı için hiçkimseyi üzmeye yada onu ezmeye ona vurmaya hakkı yok bu hakkı hiçbir din, hiçbir yasa, hiçbir ahlak kanunu, hiçbir vicdan öne sürmüyor heleki inandığınız dinin gereği olarak o dinin kurallarına uymaya çalışıp güya vicdanınızı tatmin etmeye çalışıp birşeyler yapıp sonra az evvel bahsettiğim şeyleri rahatça yapabiliyorsanız umursamazca yapabiliyorsanız ilk önce kendi dininizi sorgulayın demiyorum kendinizi iyice sorgulayın diye öneririm. Hiçbirimiz bu hayatta masum değiliz bunu bilmemiz çok güzel bir durumdur hele ki bunu bilip farkına varıp ders çıkarmışsak ne mutlu bize ama eğer bunu bilip aksine hareket edip inkar edip saldırgan bir tutum sergiliyorsanız çok aşağılık olduğunuzu bilmenizi isterim, kendim de aynı davranışı yaparsam ben en büyük aşağılık olurum.

Bunlar bizim toplumsal sorunlarımız en çok kendimizde aramalıyız hatayı. Hep beraber güzel bir şekilde sevgi dolu şekilde yaşamak bence en güzel duygudur, en güzel yaşama biçimidir, en güzel gerçektir, en güzel yoldur çünkü sevginin olmadığı yerde merhamet de olmaz saygı da olmaz hiçbir şeyde olmaz. Eğer sevgi varsa insanlarda ve birbirlerini en güzel şekilde misafir ederlerse yüreklerinde, sıkıca tutunurlarsa her türlü olumsuzluğa karşı birbirlerine işte o zaman yenemeyeceğimiz hiçbir şey olmaz ve hiçbir engel olmaz. Sevgi varsa bu hayatta herşey düzelir diye düşünüyorum umarım yanılmıyorumdur umarım artık içimizde ki ön yargıları klişe duyguları en çok da bencilliğimizi bir kenara atıp sevgiye sarılırız diye ümit ediyorum, işte o zaman herşey güzel olacak. 

Hepimizin bildiği gibi bu dünyayı sevgi kurtaracak aksini iddia eden bizden değildir de demiyoruz çünkü eğer bizden değildir dersek onu da kanatlarımızın altına almazsak bir farkımız kalmaz. kazanmak, bencillik, onur ve gurur, kibir bunlar oldukça hiçbir şey güzelleşmeyecek bundan emin olun sevgiyle kalmanız dileğiyle..