Kırık Parmak..
Kırık bir parmakla ne kadar anlatılabilirdi ki bir tutku, kırık bir gitarla ne kadar söylenebilirdi bir şarkı.
İnsan durmak istediği an'a aittir diye geçer bir yerde gerçekten an insan içindeki nebzenin bir kuruntusudur yani insan andan yaratılmış tüm hayatı an üzerine inşa edilmiştir, en azından o an için. İşte Öner'de anın doğurduğu bir adamdı tıpkı an üzerine kurduğu düşleri gibi.
Soğuktu hava zaten karasal iklimin insan duygularını sertçe bastırdığı bir yerde havanın sıcak olması da beklenmezdi. Oturdum karşısına masaya baktım özenle hazırlanmış bir masa ve üzerinde Antakya çökeleği, közlenmiş patlıcan salatası, içinde bir çok insanın acısının olduğu acılı ezme, anne eli değmiş gibi zeytinyağlı sarma, bolca tarator, turşu salatası, dil peyniri, bolca meyve vardı. Elime aldığım alkol ise %45 oranında bir rakı. Siz değerli hikayeperest dostlarım bilirsiniz ki rakı sofrası içmek kadar özenle hazırlanması gereken bir sofra, özellikle kültürü ve sofrası ile kendini her zaman diğer alkol çeşitlerinden ayıran bir içki olmuştur. Rakının yanında olmazsa olmaz en iyi meze muhabbettir. Bunun dışında sofrada damak zevkine de hitap etmek gerekir. Öncelikle çeşidi abartmamak gerekiyor, unutulmamalı ki rakı içmek uzun bir süreç. o yüzden içmeye başlamadan çok aç olmamak lazım ki, daha yarım duble içmeden, mezelere abanıp şişip kalınmasın. söylediğim gibi, meze çeşidi çok olmamalı, 6-7 çeşit yeterlidir. Öner'de dediğim herşeye en ince ayrıntısına kadar dikkat etmişti, beni asıl şaşırtan ise buydu 8 yıllık ev arkadaşım, dostum Öner 8 yıl boyunca bir kez olsun uzandığı kanepeden kalkmadı bile, değil yemek yapmak yemek yemeye bile üşenen bir adamdı. O masayı öyle görünce birşey olduğunu farkettim ya da özel birgün olduğunu gerçi nihilist bir adam olan Öner için özel birşey yoktu. Selam verdim ve oturdum masaya. Günün yorgunluğunu, acısını, tatlısını oturduğum masada yaktığım sigarayla gideriyordum ben genelde, yaktım yine işsizliğin verdiği yoksullukla aldığım en ucuz sigaramı ve iyice içime çektim her ne kadar duman çıkaramayacak olsamda en azından çıkarmaya çalışıyordum. Bilirsiniz ki ucuz sigaralar öyle afili dumanlar çıkarmıyor hayallerimizde olduğu gibi öyle cool durmuyor. İlk dumanı içime çektiğimde karşımda oturan tanıdığım en zeki adam baya aptalca beni izliyordu, gerçi ne kadar zeki olursa olsun biraz da aptaldı ama olsun bizde onu öyle kabullenmiştik. Öner ile üniversite de tanışmıştık ve tanışıklığımız öylece devam etti aynı evi, aynı sigarayı paylaştık aynı sigarayı paylaşmak bizim gibi adamlar için bir nevi kardeşim demek oluyordu. Hep umursamaz yaşadı, hep vurdumduymaz oldu, hep içimizdeki en akıllı adam olmasına rağmen bunu hiçlemeyen bir adam oldu. Hepimiz birşeyler yapmaya çalışırken o elindeki kıymetli şeyleri bile umursamadı gerçi kime göre kıymetli kime göre kıymetsiz onu da tam olarak bilemedik ya.
Çok yalnızım dedi hayatı boyunca var olduğu yalnızlığı umursamadan. Koydu bardağı önüme ve doldurdu rakıyı, yavaş yavaş sanki yalnızlığı ile belli olan kafasındaki birikintileri teker teker ayırt ederek koyuyordu hayatının vicdan muhasebesini yaparcasına. Elini uzattığı Antakya çökeleğini büyük bir iştahla yemeye koyuldu, Antakya demişken biz orda okurken bir kadına aşık olmuştu Öner daha doğrusu iki kez aşık olmuştu ama asıl onun için ikincisinin yeri çok ayrıydı. O zamanlar tabi biz gençliğin verdiği etki ile baya hızlı zamanlar yaşayan iki ev arkadaşıydık ama ben onun gibi değildim, o eğlenmeyi, umursamazlığı, içmeyi seven Rock'n' Roll kültürüne aşina nihilist bir adamdı, gündüzleri uyur geceleri çevirmenlik, radyo programcılığı yapar ara ara da fotoğrafçılık yapardı. Ben ise derse gider dersten çıkar sonrasında okeye gidip birilerine parti vurmaya çalışan biriydim o zamanların benim için en zevkli yanı okeyde parti vurduğumuz arkadaşların cebinden içtiğimiz ucuz şeftali suyuna katılan kalitesiz, çürük fındıkları fondiplemekti. Zaman geçti, yıllar geçti Öner ile yine beraber yaşadık beraber kaldık başka şehire geldik ama anılarımızı asla unutamadık hep bahsettik o günleri yad ettik. En güzel olanı ise kötü anıları bile cesurca konuşabildik hani insanlar kötü anılarını saklar ya da onlardan kaçarlar ya biz öyle değildik işte. İşte bu masada yine acıtan bir anı dinleyecektim çünkü anılar anlatılınca zaten acıtırdı. İlk dublemi yarılayana kadar birbirimize bakarak sustuk elime aldığım eski günler gibi bir yanı hoş bir yanı ekşimsi olan turşu salatasını yavaşça yemeye başladım o an birbirimize baktık ve yıllardır adını ağzına almadığı Rojin hakkında konuşacağını anladım ve içimi kemiren bir ağaçkakan hissettim böğrümde, sustum. An burda başlıyordu işte tıpkı Öner'in Rojin'e aşık olduğu an gibi. Öner hep aşkın bir anda başladığını sevginin ise uzun bir süreç sonunda emek, inanç, güvenle oluştuğunu söylerdi ama aşkta hiçbir tereddüt olmadan o an geliştiğini söylerdi Rojin'i ima ederek. Öner daha evvel hepimizin mutlaka yaşadığı ergen psikolojinin verdiği etkiyle olan bir aşkı daha vardı, böyle karşılıklı hesaplaşmanın, kıskançlığın, 10 bin sms paketlerinin olduğu, arkadaşımızdan ödünç aldığımız telefonlarla olan konuşmalarımızı içinde barındıran bir aşkı ama sonra rutine dönüşen olay sıkıcı bir hal alıp bitmişti daha doğrusu büyük hasarlar yaratarak bitmişti. Sevgiden falan olan bir hasar değildi yanlışlardan oluşan bir hasar ve sonra toparlanamadı Öner aylarca. Tam herşey yoluna girmişken burda bir hikaye daha başladı birazdan konuşacağımız büyük hikaye yani Rojin. Evet hikaye dedim çünkü Öner için yaptığı çeviriler, çektiği fotoğraflar, sunduğu radyo programları, ona yazdığı birtakım şeylerin içinde temelinde hep Rojin vardı. Rojin güzel kadındı, yürürken herkesin dikkatle seyrettiği, saçlarının rüzgarla tango yaptığı ( tabi kısa saçları daha yakışırdı ), kahverengi bir magmadan doğan gözleri karşısında etkileyemeyeceği insan yoktu, en çok gülünce şekil alıyordu etrafında oturan insanlar, o kadar güzel gülerdi ki burnundan tüterdi herkesin hasretle onu seyrettiği anlar. İşte bizim oğlan da böyle bir kadına aşıktı tabi kadında öyle bir kadındı ki hayatı boyunca sevilmemiş ama çok beğenilmiş bir kadındı işte böyle bir kadın için herşey sıradandır ve onunla baş etmek bayağı zordur. Çünkü sevgi gören biri herşeyi çözebilecek kapasiteye sahipti ama bizim Öner de hiç sevgi görmemişti ya zaten. Rojin mi diye sordum bir an Öner'e hiç bu mükemmel sofraya aldırış etmeden evet Rojin dedi. Biliyordum birgün Rojinden bahsedecek çünkü yıllarca onu sevmesine, aşık olmasına rağmen gittiği günden sonra adını bile anmamıştı kimseye. Her arayış bir türeyiştir, o da hep başka kadınların gülüşünde, başka kavrayışlarda aradı onu ama başaramadı ve hep sustu. Özellikle gün ışığında evin pencere arasında içeri giren ve tozların açık bir şekilde birbirleriyle dans ettiği o Rojin'in gözleri gibi bir hal alan kahverengimsi bir ortamda hep içerdi. Rojinde zaten gün ışığı anlamına gelirdi ama Öner için asla öyle olmadı çünkü o geceden beslendi, gününün ışığı sönmüştü yıllar evvel yoksul bir şehirde yoksul bir binanın bodrum katında yaşarken. Konuş dedim herşeyi bilmeme rağmen yıllarca herşeyi görüpte sustuğum o şey için. Neden gitti diye dadanmaya başladı cümlelere, sustum bunun cevabını Rojin dışında kimse bilmiyordu. Oysa ben onun ayakkabısında bulutları sulamıştım yağmurun hiç yağmadığı o kentte dedi Antakya çöreğine bakarak. Durdu ve seyretti o çöreği, yıllar evvel sabah evden çıkıp Rojin'i görmek için beklediğimiz kahve köşesini hatırladı sanırım. Oraya gider çöreğimizi masaya koyar çayımızı ister beklerdik, karşı kahveye gitmezdik çünkü Öner bol şeker atardı çayına karşı kahvenin ise şekerliğindeki şekerler paketliydi Öner paketleri açmaktan nefret ederdi bizde oraya gitmezdik. Rojin Öner'e gelmeden evvel, gelip gittikten sonra zaten hiçbir şeyi beklemedik biz sadece zamanı an'a ait kılmayı bekledik. Ben asla bilmedim neden gittiğini Rojin'in çünkü Öner onu tam bir yıl usanmadan bekledi, takip etti, izledi, saatlerce seyretti hatta bir keresinde bir kez görebilsin diye araba çarpmıştı Öner'e. İşte öyleydi zaman acıyı henüz çarkıfelek gibi Öner'in önüne sürmemişti. Halen anlamıyorum be abi o kadar beklemişken ve beni sevdiğini söylerken, elimi sımsıkı tutmuşken üstelik gözlerinin içi beni istediğini vurgularken neden gitti, yıllardır bu sorunun yanıtını bulamıyorum dedi. Evet öyleydi Öner çok şiir yazmıştı ama en okunaklısı Rojindi ama Öner kızgındı, üzgündü ve kaybedendi. Yine sustum, sus be dedim Selçuk sen neyi konuşacaksın ki yıllardır hayatını bir hiç uğruna boşlayan bir adama ne diyebilirsin ki ve demedim de usulca kafamı önüme eğip o anın verdiği acının etkisiyle acılı mezeye yönelip yemeye başladım. Devam etti, hiç yazmadım, hiç konuşmadım, onu görünce kafamı kaldırmadım kötü mü ettim acaba? Sanki konuşsaymışım dedi ve karanlığa gömüldü bir an hani karanlıkta hiçbir şey yapamaz ya insan çaresiz kalır aynı o vaziyeti aldı bir an Öner. Evet gerçekten de öyle olmuştu, Rojin gelmişti uzun bir bekleyişten sonra ve geldiği gibi de gitmişti. O gittikten sonra Öner hiç konuşmadı, hep sustu soğuk bir an gibi. Yaktım yine sigaramı şunu düşündüm Öner zaten onun yokluğunu sevmişti çünkü onla olduğu kısa süre zarfında içinde bir zafer narası yoktu. Bekleyiş, onu uzaktan seyretmek, karşısında durup çok sevdiği iki şeyi yani sigara içip onu seyretmek daha cazipti sanki Öner için. Öner, onunlayken mi onsuzken mi daha daha güzeldi diye sordum. Hiç tereddüt etmeden onsuzken dedi. Onunlayken sevdiği yaşadığı hayattan vazgeçmişti ama şunu anladım yıllar sonra; biz beraber vakit geçirelim, gezelim, eğlenelim, beraber gülelim, içelim, gözlerini saatlerce sıkılmadan seyredeyim, elimi sıkıca tut avucum terlesin, bana bak iki kez güzel olayım, bana bak zaman dursun ama beraber olmayalım diye düşündüğünü farkettim Öner'in, çünkü birşeyin adını koyunca o tükenir ki tükenmek zorunda doğanın birinci kanunu bu zaten. İşte doğanın bu kanunları içinde birde acı vardı Öner'in parmağının acısı gibi aslında acı sadece ağrımak değildi o an bir yalan, bir aldatılış, terkediliş, kanmak işte Öner her parmağı acıdığında o soğuk ana dönüyor, o soğuk türeyişe, o mandalina kabuğu gibi aldatılmış, kandırılmış ana. Öner çok iyi bir çevirmen olabilirdi ama olmadı, iyi bir programcı da olabilirdi olmadı, iyi bir fotoğrafçı da olabilirdi olmadı hep kendisi istemedi çünkü onun için an herşeyden önemliydi tıpkı Rojin'i seyretmek gibi çünkü onu seyredebilmek için herseyini bile verirdi. Dedim ya soğuk bir andan oluşuyordu herşey kazanmak bazen birşeyleri değiştirmiyordu aslında hepimiz için bir aslolan vardı o da kaybetmekti tıpkı Rojin'in ilk Öner'in elini tuttuğu gün kapı arasına sıkıştırıp kırdığı parmağı gibi..