bir şiirin anatomisi
ağaç çok iyi yeşerirdi
dallarına böcekler kuşlar konardı
öperdi
bir gün ay doğdu
kuşlar çerçevelendi orada
bir kuş uçtu üzerinden
dallarına sıçtı
ağacın tüm dalları kırıldı
aylar yıllar geçti
bir gün güneş doğdu
dalların arasında
yeşermek kökten kıvrıldı
daha da yeşerdi eskisinden
gün geçti ay geçti
ağacın yaprakları soldu
güneş ışığını çekti
dallar kurudu
yapraklar döküldü
bir gün güneş yine açacak
bir gün güneş açtı
bir gün güneş
bir gün
bir
güneş
Şiirin Beslenişi
Manipülasyonlarla dolu günlerin içinde sığırcık dolu
fikirler olur hep. Bir ağacın dalları gibi kıvrımlı olur bu. Her kıvrım bir
fikrin diğer fikirle kalaşnikoflarla çatışmasıdır. Fikir her zaman aynı çizgide
olmaz tıpkı aşk gibi hayat gibi kişi gibi değişir. Biri gelir biri gider hep
kalan insandır,andır.Galip adı gibi galip değildir çünkü teferruatta galip diye
bir şey yoktur. Hep 24 yaşında kalmıştır Galip, geçmişe takılı kalan bir adamın
neyi galip olabilir ki. Tıpkı yaşanmamış ama yaşanması an meselesi olan
hikayeler gibi hep 1-0 yenik. Yenik ama tamamlanmamış çünkü tamamlanınca yenik
diye bir şey kalmaz hayat icabında. Galip, galip değildir ama aynı zamanda
Galiptir ama kimi zaman. Hayatı boyunca kendisini ana ait kılmayı başarmış,
aşkı göğüs kafesine kapatmış bir adamdır Galip. Adı gibi galip değildir ama
onun hikayesinde de namağlupluk yoktur o vakte kadar. Her hikaye zaten bir
ağacın dalının kırılmasıyla başlar ya Galip’inki de öyle. Aslında geriye sarsak
zamanı ağacın dalı kırıkmış zaten ama kırık bir baş gibi değil. Çünkü her
insanın hikayesi kırık bir dal ile doğarken başlar. Galip hayatı boyunca
sevgiye nail olamamış bir adamdı bu bile onun galip olmadığını anlatabilmek için
nizami bir durumdu. Öyleydi zaten hepimiz bir kırık dalı olan ağacız kimi zaman
yeşerir meyve verir kimi zaman solarız. Fiziksel olarak da zihinsel olarak da
hep dolaylıdır bu çünkü biz dolaylı olan her şeyi çok severiz. Hatalarımızı
örtmenin ya da kendimizi eleştirmemenin en büyük dezavantajı budur. Birini kendi
hikayesinin başrolü yapıp, dolaylamak. Hayat bizim kendi dairemiz etrafında
dönüp sınırlarımızı çizmemizdir aslında ama kimi zaman o dairenin, çemberin
içine aldığımız bağzı sikten durumlar söz konusu olabiliyor. Şiir aslında bir
şeyi en mükemmeliyetçi tavırla, bazen en soyut haliyle düşündürme halidir ama sadece
bazen çünkü şiir çok ayrı bir kavramdır. Neyse şiir konusunun özüne dönecek
olursak şiir o anda baş gösteren etkenin içinde var olan bir durum olmuştur. Bazen
kısa bir şiir bir hikayenin aslında özetidir tıpkı bu hikayede olduğu gibi.
Bakmayın şiir dediğime şiir değildir bu çünkü şiir 21.yüzyıla ait bir kavram
değildir hele ki benim gibi hadsizlere hiç ait değildir yani biz şiire layık
değiliz ama Galip layıktır bir şiirin konusu olmaya, o tutkusunun miğferidir. Tutku
şiire konu olması gereken şiir gibi büyük bir kavramdır. Tutku demişken tutku
esir olmak değildir tutku aidiyetliktir. Dezenformasyon da değildir tutku
sadece var olmaktır. Galip sevgiyi görmeyen bir adam olarak yetiştiği için tüm
sevişenlerin birazcık mikrobudur, sevişme içinde bir mikrop olur sadece bir
mikrop, bir doz mikrop. İşte o mikrop sevgisizliğin temsilidir bunu kalpteki
küçük nokta siyahlık olayıyla benzetebiliriz. Sevgiyi görmemiş bir adam asla
galip değildir hatta hiç bile değildir çünkü sevgi dünyanın en genel
kavramıdır. İçinde sevgi namına bir bok olmayan birinden nasıl davranması
gerektiğini göremezsiniz. Sevgi de en az tutku kadar en çok şiir kadar değerli
bir yapıtaşıdır. Bir yuvanın ana temel etkeni sevgidir, sevginin olmadığı bir
yerde başka bir şey olabileceğini de zannetmiyorum. O ana kadar yani 19 yaşına
kadar sevgiyi bilememiş bir adam mantık dışında hareket edemez. Düşünsenize mantık
ile hareket ediyorsunuz her şeyde, sizce o duygudan yoksun düşüncelerin ulaşabildiği
bir yer olabilir mi, bir tutku söz konusu olabilir mi? Siz düşünmeden Galip
versin bu sorunun yanıtını.
Ben Galip Selçuk 31 yaşındayım hayatım, her insanın düşündüğü
gibi roman olur demiyorum çünkü her insan kendi hikayesinin başrolüdür, her
insan bir çizginin ürünüdür. Hayatım aslında 24 yaşında bir çiçeğin kokusunu
almaya başladığımda başlamış, farkında olmadan böyle gelişmiş her şey. Aslında
farkına varabildiğimiz her şey tedavülden kalktığında anlayabiliyoruz bunu. Annem
12, babam 14 yaşında terk etmiş beni her türeyiş bir terk ediştir aslında. Tam olarak
sofraya hep yalnız oturdum. Sofraya yalnız oturmak bir çiçeğin çiçek bahçesinde
yalnız başına kalması gibi bir şeydir. Yalnızlık burada baş gösterir sofraya tek
başına oturmak ile. İşte sevgisizlik sendromu o vakit baş göstermiş bir sofra
bezinin çaresizliği içinde. Yalnız büyüdüm, yalnız yaşadım 19 yaşına kadar. Bir
noksan olarak kaldı hep kalbimde kalabalık bir sofranın eşiğinde oturmak. Sofrayı
toplayan bile olmaya razıydım ama hiç sevmedim sofrayı toplamayı çünkü yalnız
başına kurduğun sofrayı toplamak bana yaptığın bir sanat eserini yıkmayı
andırıyordu. Olmadı ve hiçbir zaman olması gerektiği gibi olmadı. Orada burada
büyüdük ve geldik dönemin en popüler etkinliği olan üniversiteye. Eğleniyordum,
geziyordum, gülüyordum, fotoğraflar çekiyordum. Fotojenik olmak istemedim
aslında hiç çünkü fotojenik olmak normalde iyi değil ama fotoğrafta iyi olmaktı
sanki ya da bana öyle geliyordu. İstanbuldaydım burada fotoğraf çektirmeyene
enayi diyorlardı. Aslında İstanbul’un fotoğrafını sokaklardan çekmek
gerektiğini aşık olduktan sonra öğrendim. Fotoğraf sadece herhangi bir makine ile
çekmek değildi, sokağın dili olmaktı. Kimsesiz olmak beni kitaba, şiire,
araştırmaya, gezmeye, mücadeleci olmaya itti. Belki de en büyük kavgam bu ve
aşktı benim, kimsesizlik ve aşk. Sevgisizlik
bedenimi o kadar sarmıştı ki bir kimseye aşk namına ya da sevgi namına bir şey
beslemiyordum aslında korkuyordum da ama ta yıllar sonra anladığım bir şey
vardı elbet her aşk, sevgi bir gün biter. Öyle de olurdu biz Beyoğlu sokaklarını
tarumar ederken birileri bunu yazmıştı. Galata da bir senfoninin ortasında
kendimizi bulduğumuzda kavganın ne olduğunu samimice yaşardık ama o an için. Her
şey geçer, elbet geçer ama an hep kalır çünkü o an içinde kalır. Yalnızdım hem
fiziken hem ruhen çünkü korku ve sevgisizlik beni itmişti buraya o çukura. Her şey
güzeldi yine de çünkü hayatın içinden bir kesitti bu. Hayatımda iki kez aşık oldum
birini ben terk ettim diğeri de onun intikamını alıp terk etti beni. Bakmayın
ama ikisi de birbirinden güzel
hikayelerdi. Her yaşanmışlığın içinde mutlaka güzel bir şeyler olmuştur. Birincisi
sancılı değildi pek çünkü ben terk etmiştim ve aradan bir zaman geçtikten sonra
unutmuştum. İkincisi asıl hikayedir. Zaten her şeyin sonuncusu asıl hikaye olur
çünkü en çok o hatırlanır yakın zaman olduğu için. Halbuki zaman ilki için
yakın olsa o asıl hikaye olur. Benimki aslında öyle değildi. Benimki kişiseldi.
Hassiktir oradan dedim şu an kendime kişisel olmayan hangi aşk vardır ki. Fiziksel
olanda baya vardır ama benimki fiziksel değildi. Birincisini anlatmaya değer
bulmuyorum gerçi şimdi üçüncü aşk olsaydı ikiye de öyle derdim ama bu öyle
tahmin ettiğiniz gibi değildi, tutkuydu bu. Birincisi demişken birincisinin adı
hani kuşların etrafında çerçevelendiği şey var ya şiir de geçen durun sanırım
unuttum adını. Ama bir dakika hatırladım iyi ki de gökyüzüne ait bir isimmiş
yoksa hatırlamazdım. Gökyüzüne ait olması benim açımdan hep dezavantajdı çünkü
her yaktığım sigaranın ilk nefesinden sonra gökyüzüne bakarım. Adı Ay’dı.
Asıl hikaye bilenler bilir Uğur abla- Bekir hikayesi gibi bir
hikayeydi. Zamanla zaten Uğur abla ve Bekir karakterlerinin ne kadar gerçekçi
ve içimizde var olan bir hikaye olduğunu anlamıştım. Aradan zaman geçmiş her
bütünün dağılıp tekrar toparlanması gibi bir süreçteydim. Hayatımın noksanı
olan sevginin bir daha karşıma çıkması ve beni tekrar yanıltması beni derinden
etkilemişti. Derinden etkileyen aşk hikayesi değildi çünkü aşk geçer ama sevgi
genel bir kavram olur, noksan olur.
Yıllar evvel yaşanılan travmayı tekrar hatırlatan bir bütünün kırılmasıydı bu
hikaye yani birinci hikaye. İkinci hikaye birincisi gibi değildi hatta birin
bıraktığı etki ta beni geçmişe sürükleyen sevgisizlik bulvarına itmişti dal
kırılmış ben toparlamaya çalışıyordum. İkinci hikaye yani yine bir gökyüzü
terimi Güneş beni birincinin etkisinden çıkarmıştı. Ona aşık olmuştum ama bir
tutkuyla. O tutku beni sevgi kuşağının kucağına bırakmıştı ilk kez kendimi ait
hissetmiştim bir yere neydi deseniz gerçek şöyle derim Ay beni geçmişe 12-14
yaşlarıma götürüp o sevgisizliğin içine salmış, Güneş ise tıpkı bir bahar
neşesiyle her yanımı sarmıştı. Güneş’i izliyor mutlu oluyordum, Güneş’in
gülüşünü seyredip sevgi doluyordum, Güneş’i görünce göğsümde orkideler
açıyordu. Aşık oldum ve geçmişin tüm kötü yanlarını bir köşeye sıkıştırdım. Güneş
bir kez bana açtı sonra dalımı soldurdu ama köklerim daha da yeşeriyordu ona
olan tutkum sayesinde. O yoktu ama tutkusu beni iyi yapmıştı, beni
sevgisizlikten kurtarmıştı o boşluğun bir yanı olmamıştım. Bana hayatım boyunca
sahip olamayacağım şeyi vermişti elime, masumiyetimi, çocukluğumu, yuvamı,
sevgiyi. O yoktu,olmamıştı adına birçok hikaye, şiir yazılmıştı ama o yoktu. O farkında
değildi olsaydı gelirdi olsaydı öperdi dalımdan, kolumdan. Oysa ben onu
tutkumun verdiği şaman şölenleri gibi seviyordum. Tutku insanı mutlu eder, tatmin eder, anın içine tanık eder. Tutku var olmaktır her insanın bir tutkusu vardır, kiminin aşk, kiminin yol, kiminin rasyonel takıntılardır. Benim tutkumda onun aşkıydı. Öyle de oldu o tutkunun
peşinden yıllarca gittim, o gelmedi hiç ama soyadım gibi akan seller gibi ben
kendime geldim..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder