28 Kasım 2017 Salı

Başgan..

Başgan..

Güneşin ilk ışıkları tersten ve çok yakıcı, tavukların götü ağzında yumurtlamamış da gavatlar bugün, herkescikler hiçbir şeyden habersiz uyuyor uyanamamış daha, ben bugünde erken uyanayım Allah kerim yarını düşünürüz. Sokak lambalarını halen anlayamadım neden incelikle ayarlanmış ilk iş bunlara el atmak olacak benim için. Hanım kalk bana bir leğen su getir, kahvaltıyı da hazırla hemen malum namaza gitmem gerek yoksa başgan namaza gelmedi diyecekler hadi acele et karı bugün bizim zafer günümüz. Belediyemiz bugün hayırlı olacak bize ( ellerini avuşturarak piççe sırıtıyor ) hemen defterleri açayım da bir bakayım kime para dağıtmadım yada iş için söz vermedim malum cemaatin en sözü geçer adamıyım dört dörtlük namaz kılarım kim Ekrem'e oy verecek. Ah Ekrem ah sana defalarca dedim sen komünist dinsizin tekisin neye aday oluyorsun o kadar masrafa girdi aday oldu. Neyse hanım hele gel de ayaklarımı temiz bir yıka malum ev ev dolaşacaz yorulacam. Hilmi yavrum gel, bak ne diyecem başkan olunca bu yolları hepsini yapalım malum hizmet yolla başlar o ara bu külüstürü de değişelim son model sıfır kilometre bi araba alalım. Sokaklar bugün ekşimsi bir şekilde birbirinden ayrılıyor, yıllarca birbirine bağlanan bu yollar sanki herkese peşkeş çekilerek imar kurallarına aykırı parasal mevzulara paralel bir şekilde mahvedilecekti.


Selamün aleyküm değerli arkadaşlarım Allah'ın selamı üzerinize olsun yarın Allah'ın izniyle bayrağımızı elimize alıp başkanlık binasına doğru yola çıkacaz, siz değerli mümin kardeşlerim bu yolda yanımda olduğunuz gibi yarından itibaren büyük nimetlerden faydalanacaksınız. Yüksek müsaadenizle biz gidiyoruz ev ev dolaşacaz hizmet uğruna hadi selamün aleyküm.

Hilmi külüstürü çalıştır da gitmediğimiz evlere gidelim. Yahu Hilmi bunlar hep para için yanımda biliyorsun demi hele bir başkan olayım ben yapacağımı bilirim. Zaman tıpkı bu külüstür gibi yavaşça ilerliyordu, herkes heyecanla yarını bekliyordu, ilçe sakinlerinin oy ibresi belliydi aslında bana vermeyeceklerdi de kime vereceklerdi. Param desen var, tipim desen var, bıyıklar on numara, sözü geçen desen en sözü geçer ben, herşeyden önce dindarım ben. Seçim vakti geldi, sandıklar açıldı zaman bu kez o külüstürün aksine hızla akmaya başladı, yapraklar hızlıca döküldü, tavuklar yumurtlamıyordu yine. Sandıklarda açık ara başkan oldum artık bu memleket benimdi. Şimdi bir güzel konuşmayla işi bağlayacam.

Günler geçti yine hızlı hızlı zaman benden yanaydı çünkü ben düzgün bir adamım benim aleyhime işliyor herşey bu bunun kanıtı zaten, sıfır kilometre aracımı çektim kapıya, villa bir ev yaptım tabi o arada yeni yollar benim ve dostlarımın arazilerinde geçecek şekilde ayarladım kafam da benim gibi güzel işliyor hem para kazanacam hem hizmet yapacam. Ama şehirde birşeyler ters gidiyordu, ağaçlar yaprak açmıyor hepsi bu dinsizlerin yüzünden hep diyordum sizin yüzünüzden başımıza bir felaket gelecek ha pardon ya geçen bizim Hilmi'nin ev tapusu için kesmiştik ağaçları neyse çaktırmayalım. Yahu Hilmi şehre bi düzen geldi değil mi baksana o ağaç mağaçların yerine yüksek güzel yeni binalar yaptık fena mı oldu yani?
-Başkanım sen yaparsın da güzel olmaz mı ?
Hilmi bu dinsizler artık gök yerine binalara bakar şiir yazar.
-Allah belalarını versin romantik pezevenklerin başkanım.

Günler geçmeye devam etti, şehir de çiçekler, ağaçlar yerine binalar yükselmeye devam etti. Zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul olmaya başladı tabi bende Allah'ın izniyle birşeyler kazanıyorum.

Ekrem geldi ahmak Ekrem güya herkese iş imkanı diyordu kendisi issiz. Sana demiştim Ekrem biz cami cemaatinde tanınmış bir kuluz bu halk bana verecek sana değil, dinlemedin beni kardeş kendini masrafa soktun bak bana hizmet ediyorum yollar yapıyorum bende kazanıyorum yanımdakilerde istersen bi ihale de sana verelim, zararını karşılarsın.
Kabul etmedi eşşek oğlu eşşek. Benim kadar akıllı olsaydı zaten bugün o bu koltukta  oturacaktı.

Neyse biz hizmete devam edelim, koyunlar uyuyor..

Öteki..

Öteki..

Günler geçtikçe kötü haberleri çok daha yoğun bir şekilde görmeye başladık. Yoğun bir trafik içerisinde yer alan bu olaylar genel hatlarıyla hepimizi bağlayan birer fikir durumunda ve hepimizin en net özeti. Bu olaylar tam da fikir babalarının istediği yönde ilerliyor yani kan emici güçlerin istediği şekilde. Onlar kazanıyor durum böyle bir hal aldıkça. Örneğin yoksulluk adamı farklı bir yöne iteliyor, maddeye, suça yöneltiyor kişiyi bu durum kan emicilerin işine doğrudan geliyor. Veyahut şöyle birşey düşünelim savaş kimin işine geliyor ? Silahı satanın demi. Peki savaşan kesimler ne kazanıyor bu durumdan ? Açık ve net bir şekilde hiçbir şey, savaşın kazananı olmaz. Eşcinsel birinin öldürülmesi çözüm mü ? Değil. Peki Etnik köken pazarlığı yapmak doğru bir durum mu ? Değil, olamaz da. Bu ancak ötekileştirmeye giriyor ve bunun cezasını, bedelini yüz yıllardır tüm toplumlar gayet net bir şekilde yaşıyor. Dindar biri namaz kılıyor diye kimseyi kötü bir duruma sokmuyor kendi ibadetini, hesaplaşmasını yapıyor. Namaz kılmayan biri dinsiz olmuyor o da onun tercihi. İnanmayan biri hakaret etmediği sürece her zaman özgürdür. Ama din adı altında günümüzde çokça şahit olduğumuz yobazlık ve sömürü oldu mu burda en önde mücadele etmek şart.

Keşke birbirini ötekileştiren kimse bizden değildir sözcüğünü kullansaydık popüler olarak ama ne yazık ki birbirimize o eşcinsel, o dinsiz, o kâfir, o hırsız, o solcu, o sağcı, o yoksul, o fakir, o şişman, o cüce vs vs demeden evvel problemin en temeline indirgeyebilseydik kendimizi o zaman daha güzel düşünür daha güzel kararlar alırdık kendi içimizde. Bizler hep kendi kuyumuzu kazıyoruz toplum olarak en sonunda hepimiz aynı bataklığa girmeyecekmiş gibi davranıyoruz işte en kötüsü de buna inanmak. Unutmayalım biri eroinman olmuş diye ötekileştirmeyelim onu çünkü belki yoksulluk onu o çukura itmiş yada farklı sebebler, biri fikri yada zikri de kimseyi bağlamıyor o onun tercihidir ona en doğru o geliyordur yada birinin küpe takması farklı birşey yapmıyor. Hepimiz aynı gemideyiz yeter artık bırakın bu sinsi şeyleri bırakın herkes güzelce yaşasın düşler gerçek olsun insanlar ölmesin, intihar etmesin, maddeden ölmesin bırakın herşey güzel olsun tıpkı hikayelerde ki gibi şiirlerde ki gibi.

Biz bizden olmayan herkesi ötekileştirerek bu dünyayı bir harabeye çevirdik bırakın da bu dünyanın gerçek sahibi, geleceğimiz olan çocuklar güzelce yaşasın..

Sevgili Maningrad'a 2

Sevgili Maningrad'a 2


Merhaba Maningrad.

Zaman bizi bir yokuşa alıp sürüklüyor ne sen buna dur diyebiliyorsun ne de kuşlar. Yolladığım mektuba cevap vermedin yoksa cevap verdin de bana mı ulaşmadı. Evet biliyorum cevap verdiğini demek ki ulaşmamış elime mektup, ne yapalım her zaman yaptığım gibi beklemeliyim belki de mektubun gelişini. Bilirsin beni bi bana kim iyi davrandıysa aşık olurum bir de beklemeyi severim fesleğen taneleri gibi. Ha bu arada unuttum araya kıvrımlar girince detayları unutabiliyor insan, nasılsın ? Umarım iyisindir. Eğer iyiysen ıslık çal hissederim ben.

Geçen gece beraber çay sıvazladığımız  tahtadan yapılmış masada oturuyordum. Masayı da bilerekten tahtadan yapmışlar, kasıtlı birşey bu, durdurulması imkansız zamanları 1 saniyeliğine durdurup gözünde canlandırıyor namussuz.  Bende zamanı iki de bir 1 saniyeliğine durdurabiliyorum seni anımsayıp izlemek için. Bilirsin 1 saniye güldüğünde zaman seni, beni, kimsesiz herkesi içerisine alıp evrimleştirebiliyor, beni her defasında evrimleştirdiği gibi. O masaya dokunduğun her noktayı ayrı bir seviyor, izliyorum saatlerce. Ne zaman geleceksin bilmiyorum ama özlemek fiili çok canımı sıkıyor hatırlamak istediğin şeyi hatırlayabiliyorsun ama unutmak istediğini unutamıyorsun bu hiç adil değil, gerçi düzen adil değil. Maningrad yine her zaman ki gibi sadece ben konuştum sen dinlemeyi seversin ben ise konuşmayı, artık senin de konuşma vaktin geldi benim ise dinleme. Seni bir çiçeğin açan en güzel yanından selamlıyorum  çiçeği kırma, çiçeğe iyi bak, unutma o çiçek sensin. Ve buna hep inanırım çiçekler elbet açar birgün.

Neyse Maningrad seni daha fazla yormim, burnunun kıvrımlarından öpüyorum, yorulan göz kapakların alınmasın onları da öpüyorum hemde en çok sen uyurken.

Bizi evcilleştiren zaman gibi kal Maningrad.

Sana güzelce hikayeler bırakan Moderado..

Yalnızsın Sen Yalnız Kal 4

Yalnızsın Sen Yalnız Kal 4


Kronik karanlıklar çökmeye başladı, ışıklar yanmaya başladı yalnız şehrin dört bir yanında. Yalnızlıktan ve onun tetikleyicisi karanlıktan korkar herkes. Şehir perdelerini indirmeye başladı sokaklar yavaşça boşalıp yalnız kedi ve köpekleri ağırlamaya başladı. Ben sigaramı yakıp karanlığa gömülüp şehri seyretmek, kendimi boş sokaklara yalnız bir sirk oyuncusu gibi dolanmaya çıkardım, ışıkları da yakmadım. Gecenin kördüğüm ışığı pencerenin açık kalan yanından perdeleri sıyırarak içeri girmeye başladı, önümdeki kimsesiz masaya doğru yol aldı. Önce masadaki içinde kurmaca fikirler oluşturan kağıtları birer birer savurdu karanlığın üzerine sonra kitaplarımı kırmızımsı bir dille yalamaya başladı, odamda var olan ama yalnızlıktan kusacak durumda olan kalemime doğru yol almaya başladı o an kendimi ışığın hıza olan simetrisiyle yarıştırıyordum kimsesiz ve yapayalnız. Kalemi yere düşürüp üzerine mavi tonları boşalırcasına kusmaya başladı tıpkı bizler gibi ışıkta kusmaya başladı yalnızlıktan.

Yalnız bir adamım ben, ip üstünde saatleri, günleri, geceleri, mevsimleri sıraya dizer, üzerine metodlar uygulardım. Günler, aylar, geceler beni sorguya alırdı, ölürcesine dayaklar yer ardından sağlam bir sağlık raporu alır yerimde otururdum. Hayat bunu bize bir paranoya sofrasında bol menülü bir şekilde sunuyor her zaman zaten. Vuruyor, kırıyor, parçalıyor sonrasında bir karanlık odanın içine hiç olmamış gibi davranıp bırakıyor. Yalnızlık öyle sıradan bir mevcudiyet değildi tabikide, hayatına biri nal salar o zaman bile yalnızsındır ben mümkünse hep öyleyimdir. Aradan zaman geçer, kuşlar uçar, dans etmek bir fiil alır, insanlar kurgunun dışında kalır, balıkçı kayıkları bi iner bi çıkar ama o ışık senin yalnızlığının peşini bırakmaz. Ruh ve beden serumu reddetmiş vücut gibi yapışıp kalmış olacak bir süre sonra işte o an yalnızlık senin o silüetinin şah damarı olmuş olur. Işık ise sanki Firavun'un kucağından düşmüş korkak bir köpek rolüne bürünür bağzı zamanlar işte o zamanlar hayatın bizatihi bize seçmeli ders sunma vaktinin gelmiş olduğunu vasiyet eder. Ben şahsen o noktada dur diyebilenlerdenim, yalnızlık bedenimi kemirmiş kendi başına hareket eden bi kahraman rolüne bürünmüş oluyor tam da o sırada. Tanıdık bir üslup ile ayağım yere sağlam basar vaziyete gelip kendimi karanlığın içine bırakıyorum, gözlerim kapalı, aklımda ruh ve beden ilişkisi, bağzı hissiyatlar ve beni o noktaya getirmiş bir takım hikayeler. Karanlığın içine doğru gömülürken zamanı göğsüme basıp hızın en önemli faktörü oluyorum iki kişilik bando takımlarına inat. Bir zamanlar bando takımlarının en öndeki adamı olarak ruhumuzun eninde sonunda bir cetvelle ölçülmüş şekilde o karanlığa hitap edeceğini biliyorum ya da karanlığın en uç noktası olup yalnızlığa mahkum olacağını. Yeni doğmuş geceyi karşıma alıp doğuran binlerce yıldıza elbet hepimiz yalnız kalacağız diye haykırdım, odanın en kuytu köşesinde dolaşan ışık bile yalnızken hangimiz yalnız kalmayacaktık ki biliyordum bunu en azından biliyordum..

27 Kasım 2017 Pazartesi

Yaşasın!

Yaşasın!


Saatler birbirini kovalıyor, zaman yelkovana gebe, sokaklar dilsiz ve ben hiç tanımadığım bir şehirde yapayalnız şekilde dolanıyorum. Takvimler hız semptomlarını elinde biriktirmiş birer pompa rolüne bürünmüş içine almak istediği binlerce benim gibi sokak avcısı peşindeydi. Şehir soğuk kar tanelerini yutup mevsim rüzgarlarını yüzüme yüzüme vuruyordu. Ben yapayalnız bir şekilde yürüyordum yeni mabedime doğru, kimseleri tanımadan asilce ve de yorgun. Nereye gideceğimi biliyordum ama tanışacağım yeni bedenler yeni yüzler yeni sohbetler yeni insanlar yeni mevzular beni heyecanlandırıyordu. Hepimiz bu duruma aşinayız. Herkes kendine göre ayrı bir hikayenin kahramanıdır, bazen pos bıyıklı bi adam olur kahraman, bazen bir trans, bazen bir imam bazen de atlar ama olur işte bir kahraman. Bende kendi hikayeme bir kahraman aramak için sabırsızlanıyorum, bir yokuş tarifi gibi uğurluyorum kendimi hikayeye sonra pusulasız bir müneccim oluyorum bu hep böyle devam ediyor.

Gözükecek bi uzak olmadığı halde uzaklara bakıyorum yeni mabedimde, herkes yorgun herkes bir şeylerden kaçmış geceye sığınmıştı bu handa. Yanımda iki birbirinden uzak yabancıda olaya dahil tabiki de. Selamün aleyküm arkadaşlar ben Selçuk dedim. Ardından tüm yalnızlar gibi baştan başlayıp hayatımı anlatacaktım ve bu hikayede sadece işe yaramaz bir figüran olduğumu belirtecektim ama kubbe deliğinden sızan ay ışığı beni engelledi yani maruz kaldım ona, zaten hayatımda hep maruz kalırım ben bir şeylere.

Aleyküm selam dedi sol yataktaki arkadaş bende Murat. Ardından sağ yataktaki şahıs merhaba bende Serhat dedi. Eyvallah diyip memnun oldum demeyi unutmadım. Herşeye eyvallah demeyi bilmeli insan diye düşündüm o arada mesela bana senin sıfatına sıçarım dese ona da eyvallah derim. Oturup sohbet etmeye başladık herhalde ayı taşa vurdum kubbeyi arkama aldım gözümü de yummuşum o karambolde. Murat, Yozgatlı bi arkadaş Serhat, Vanlı bir arkadaş ben deniz ise İzmirli. Birbirimize çok uzak farklı kültürden gelmiş üç kişiydik ve aynı odayı paylaşacaz. Öğrenciliğin en sevdiğim yanı da budur hiç tanımadığın bilmediğin senden kilometrelerce uzak bir kişi ile aynı havayı paylaşacaksınız onu da geç aynı manzarayı seyredeceksiniz. Bu aslında muazzam bir durum çoğumuz farkında değiliz ama öyle. Günler bizi zamanın kıvrımına alıp bir yerlere götürüyordu ben ise hep kubbeden sızan ışığa maruz kalıyordum, Serhat ile Murat aslında aynı kaderi paylaşan iki ayrı hikaye kahramanıydı. Biri 2007 yılında abisini askerde kaybetmiş ötekisi ise aynı yıl dağda kaybetmiş kardeşini ben ise bu hikayenin içinde kendimi kaybetmiş biriyim. Serhat ve Murat büyük bir tesadüf ile bunu öğrendiler ben ise olayın şaşkın köşesinde pozisyon gereği dikkatle kenarda bekleyen bir yan hakem gibi dikkatlice olayı izliyordum. İlk olarak nefret, kin, öfke bekliyordum ama onlar ötekileştiricilere inat birbirine sarıldılar ben ise sadece fermuar arasına sıkışmış atkıma sarilabildim. Serhat ve Murat belki de benim bile gösteremeyeceğim erdemliliği göstererek birbirini ötekileştiren herkese okunması gereken bir ders kitabı oluverdi sonrasında ki dostluklarıyla çünkü kirli savaşın bir parçası olmayı reddettiler paradigmalarla dolu kirli siyaseti reddedip sevgi tohumlarını herkesin bahçesine ekmeyi dert bildiler. Bu çukur herkesi yutar beni de ama onları artık istese de yutamaz, onlar çukura tohum ekip sulamaya başladı bile siz iğrenç çıbanlara inat.
Ben yine kubbeyi sezmiş, sigara yakıp, olayın figuranı olarak kayıp bir kenttim bunu kendime bu hikayenin içinde kurguladım ama onlar yaşasın barış, yaşasın kardeşlik dedi..

26 Kasım 2017 Pazar

Yağış Altı Kalıplar 9

Yağış Altı Kalıplar 9

Bedenini gökyüzünün en derin kısmına doğru iteliyorsun, en karanlık nokta en güzel nokta oluyor çünkü orda özgürsün kendine istediğin suallerle savaş açabiliyorsun ve gök en nefes alıcı noktasında seni kucaklayıp bağrına basıyor. Benim hesaplaşmam burda başlıyor yani göğün en derininde, karanlık dolu yatağımda. Yatak karanlık ise masumdur, seni sen yapar yüreğini avucunun içine bırakır sorgulamanı ister. Önemli olan nokta da bu, yüzleşme. İnsan kendisiyle yüzleşince hayatın daha güzel, yaşanmaya değer olduğunu geceleri başını koyduğu hatta sarıldığı yastıkta ders alarak öğrenir. Bence bir an evvel kendinizi sorgulayın, kendinizle yüzleşin.. 

23 Kasım 2017 Perşembe

An..

               An..


an bir an dokunuyor 
sis sarmış sözler 
içine bulut kaçmış gözler 
birer birer dokunuyor
bedenimin en ürkek virgülleri 
seni salıyor güneş tutulmasına 
sen şapkalı harfler gibi 
dokunulması mucize 
anlar yaratıyorsun yıldızlara
kuyruklu yıldızlar 
sıraya diziliyor 
an be an
o an bakıyorsun 
aya 
güneşe 
yıldızlara
ve atlara 
her şey an’dan doğuveriyor
tüm bedeni çıplak atlar gibi
içine bulut kaçmış gözler 
sel oluveriyor 
tüm serseri sokaklara 
o an şahit 
gökyüzüne 
sağanak gözyaşlarına 
an
her şey an
her şey andan ibaret


aşk bile…

21 Kasım 2017 Salı

Hayat Futbol Topuna Benzer..


Hayat Futbol Topuna Benzer..


Yağmur kirli bir futbol topunu yıkamak için çiseliyordu yavaş yavaş. Ben yağmuru tek tek inceliyor mavi kuşaklar hayal ediyordum. Gökyüzü futbol topunu bana doğru yöneltiyor onu kontrol etmemi istiyordu. Yıllar önce senden topçu olmaz diyen hocam aklıma dizilmişti Baretta marka bir silahın kurşunları gibi. Evet benden topçu olmazdı çünkü ben topu kontrol edecek gücü kendimde bulamazdım. Hayat da bir futbol topuna benzer nerden geleceği belli olmaz kimin vuracağı da.

Havalar soğumaya başlamıştı işte öyle bir günde. Ben cam kenarında sokakta top oynayan çocukları izler yalnızlığımı yağmurun her bir tanesiyle yarıştırıyordum kim daha çabuk yere düşecek diye. Çocukları izleye izleye onları idol olarak görür çocukça hayallere dalardım çünkü kişi en çok çocukken mutludur. Bana iyi de geliyordu çocuk olmak en azından kaç kez gördüğüm alkol bırakma tedavisinden iyiydi sanırım. Sana gelecek olursak senden de iyiydi. Kapı çaldı, kapıya baktım ama açmak istemedim çünkü ne zaman bir kapı sesi, zil sesi, telefon sesi, siren sesi gelse kötü olurum, yağmurun etkisinden buğulanmış camlar gibi ve hemencik üzerime anılarını yazacak birileri bulunur. Yağmurda buğulanmış cam olmak istemem, düşünsene herkes kursağında kalmış şeyleri üzerine yazıveriyor ne kadar kötü bir kıvılcım bu. İçinde biriken tüm masum olmayan duyguları gün yüzüne çıkarıyor. Ben kendimi kandırmakla meşhur biriyim neden anılarınızı ortak yaşanmışlığımız gibi yüzüme vuruyorsunuz kirli futbol topu gibi. Buna anlam veremiyorum yada bedenime yapışıp kalmış faili meçhul şarkıları herkesin diline dolayabiliyorsunuz. İlginçtir ki hepimizin ortak bir yaşanmışlığı var futbol topuna dokunmak gibi.

Kapıyı kırdı, girdi içeri yakama yapışıp defol git dedi. Gitmek derken neyi kastettiğini anlamadım bir an. Ben gidemiyorum, sadece kendimde kalabilen biri nasıl kendinden gider ki bunu izah etmeye çalıştım ama anlamadı, zaten neyi anladı ki. Bu hayatta sadece kendisi için yaşayan birine gitmek sözcüğünü kullanmak yağmur da çiçekleri sulamak anlamına geliyordu, benim farelerin kemirdiği lugatımda. Sen gitmelisin dedim ona. Evet gitmeliydi de bu hayatta sadece gitmeyi becerebilen varlıklar var sende onlardansın en iyi yaptığın şeyi yapıp gitmelisin. Gitti de. Biliyordum bu hikayenin buraya geleceğini çünkü futbol topuna ancak sen yön verebilirsin, rüzgarın şiddeti sadece yön verdiğin noktaya gitmesine yardımcı olur. Hani bir yolda yürürsün bağzı sebebler o yolun kestirmeden gitmesine sebep olur ya öyle birşey işte buda. Gerçi böyle bir örnek vermem daha mantıklı olur, senin bir seçimin olur, hayatta seni o seçimine ulaştırmak için elinden gelen her türlü kötülüğü yapar, bunun gibi birşey işte.

Unutma hayat futbol topuna benzer, ona ancak sen yön verebilirsin..

16 Kasım 2017 Perşembe

Çiçekler Açarken..

Çiçekler Açarken..

saçlarım doğuyor bugün 
bana dokunuyor gökteki yıldızlar
ve çok daha parlak bugün
atlar gökyüzünde 
yıldızları dansa kaldırıyor 
ve bir beethoven havası 
esiyor saçlarımda 

güneş göğü kucaklıyor bugün 
martılar buluta sarılmış
hüzünleri yıkıyor 
bulutlar elini sokmuş sol cebine 
kirleri döküveriyor saçlarımdan aşağı
yağmurlar çok daha mistik bugün 
içinde meçhulü barındırıyor 
boşalıyor tane tane bugün 

sonbahar rengarenk duygular doluyor
benim sol iç yanımda 
sen çamura saplanmış bir kaşağı 

annem çok daha güzel gülüyor bugün 
tüm anneler gibi 
üstelik bir cumartesi günü

zaman en kıymetli meyvelerini döküyor 
gönül bahçeme
limonlar portakal doğuruyor bugün 
herşey çok tatlı oluyor 
kediler en güzel bugün kuyruk sallıyor köpeklere 
sen hariç 

lavantalar bana benziyor bugün
papatyalar gözlerim doluyor  
ve ben en çok bugün haykırıyorum
sessizce bağzıma

düğümlenmiş duygular 
nane şekeri kokuyor bugün 
çörekler taze taze 
simitler kıtır kıtır 
herşey çok daha içten bugün 

bedenim çıplak bugün 
simsiyah vücutlar 
sonbahara uyum sağlıyor 
rengarenk açıyor 

çiçekler aşk kokuyor bugün 
beni doğuruyor yeni baştan 
herşey birer birer açıyor şimdi 
tıpkı benim gibi 
ne de güzel açıyor bugün 
saksıdaki gülüşüm 
ve ben seni unutuyorum..


13 Kasım 2017 Pazartesi

Bipolar İlişkiler..

Bipolar İlişkiler..



Mevsimler çıplak yeryüzünün, manyak adamlarının aforizmalarıyla dolmuş, bir kadının üzerine patlamak üzereydi. Ben ise kararmış her bir gök taşının yeryüzüne en uzak olan kısmındayım. Gökler siyaha boyanmış, parçalanmış kadavraların morg nöbetini tutuyordu. O atların geviş getirmeyen tarafında kendi avucuna sığamamış bir nalı, saçlarından topluyordu. Atlar renkleri ayırt edemez, göğü dinler bir kahramana dönüşürdü tüm sevgisizlere inat.

Ve biz mavi, kırmızı hariç tüm renkleri bir turnusol kağıdına boşaltmış üzerinde sevişiyorduk saatlerce renklere inananlara inat.


Seni unutamadım yada unutamıyorum uzun zaman geçti bu zamanı bir sobada yakmış olacak olsam 20 yıllık yakıt ihtiyacımızı gidermiş olacaktım. Ama yakamadım.

Bugün kendimi Hitler olarak görüyorum,  aynada kendime baktığımda kudretli güçlü bir adam görüyorum karşımda tıpkı Hitler gibi. Belki de seni böyle yenecem, Hitlerin, Isak uğruna yaktığı yahudiler gibi bende seni Isak olarak görüyor seni ve soyunu kurutmak istiyorum. Ama yapamıyorum, ben Hitler'im nasıl yapamam ? Çok güçlüyüm emrimde birçok kumandan, asker var ama yapamıyorum kıyamıyorum sana. Geçen gün at olmuştum hatırlarsın belki, atlar gibi hızlıca herkesi geçip sana gelmeye çalıştım ama gelemedim. Anlayamıyorum neden yapamıyorum, neden seni yenemiyorum ?


Maaşım yatıyor, alkol alıyorum sırf sen seviyorsun diye bilirsin ben alkol kullanmam ha unutmadan söylim hani şu ekşimiş portakal varya onu da alıyorum sen çok seversin. Aslında bende sevdim şu eksi lanet olası şeyi. Biraz güneşe benzetiyorum onu hem yakıyor hem gözümü kıstırıyor ondan ki hiç güneşi sevmedim o aklıma gelince portakalı da sevmekten vazgeçiyorum. Güneş demişken bu sabah güneşin gözüme çarpması sonucu uyandım, şu turnusol kağıdı yatağımız varya senin mavi kırmızı olduğun benim ise hep siyah kaldığım yatak orda uyurken gözüme çarptı güneşin aptal ışıkları ve ben sana, hayallerime çalım attığım yerden kalkmak zorunda kaldım. Aslında seni güneş yapmıştım o gece en sevmediğim şeyin güneş olduğunu biliyorsun seni belki öyle yenecektim ama birden yağmur çiş gibi bastırınca o da bir karambolde meşin yuvarlağa gidemedi.


Gidip en iyisi kitap alayım kendime, şu senin öptüğün yerlerden çiçek açmaz belkide. Sahafları dolaştım da nedense adının harflerini sanki bir araya toplamışlar da kitap yapmışlar sezgisi beni yine hapsetti gözlerinin içinde var olan küçücük nesnelere, bakma küçük falan diyorum ama Hitler bile baş edemedi onlarla. Sonunda bir kitap buldum sanki şu üzerine para verselerde gitmeyeceğin sahafta, senin aksine simsiyah bir kitap duruyor orda ben ise ona şarampole yuvarlanan bir eşek gibi soyut. Aldım elime, adından bir harf yoktu kitapta. Sana benzemiyor, mavi kırmızıdan uzak turnusol kağıdına zıt, bana ait bir şeye benziyor. Aldım neyse ya çok da uzatmadım, bende biliyorum seninle uzaktan yakından bağlantısı olmayan birşey yok. Acilen bir uçak olmalıydım eve gidip yatağıma uzanıp bunu okumalıydım. Tam uçak olacakken birden senin kısacık dişlerini gördüm sokakta, çok güzel 32 kadın olmuşlardı. Koşarak yanlarına gittim selam verdim almadılar, tanımadılar mı acaba ? Birtanesi sana çok benziyordu, aslında ona mı aşık olsam diye düşündüm ama onda da sana ait  birşey var.


Pilot beni evime bıraktı, öptüm onu tabi seni öptüğüm gibi öpemedim birdaha kimseyi. Yatağıma fırlayıp açtım kitabı başladım okumaya. Saatler geçti uyumadan kitabı bitirdim. Birşeyler ters gidiyordu, aslında doğru gidiyordu senin aleyhine olunca bana ters geliyordu. Kitabın ana karakteri üzerine tüm oyunların kurgulandığı Stefeine, bir hipolar hastası kadındı, kırılmış bir kadındı. Biliyorsun beni, ben en çok kırılmış kadınları severim. Onu da sevdim kitabı ilk okuduğum andan itibaren, sende kırılmış bir kadındın tabi bir o kadar kırıcı.

Günler geçtikçe sana dair var olan birtakım alışkanlıklarımı unutmaya başladım. Stefeine'yi kurtarmaya çalışan, kurtardıktan sonra sevip onun adına yazılar yazan Mathias olmuştum o gün seni yenmek için iyi bir fırsattı. Günler geçtikçe Stefeine'yi sevmeye başladım, bipolardan ötürü sex bağımlısı olan o kadını o kabinden çıkarmaya çalışıyordum. Her gece onu seyretmeden uyuyamıyordum sana çiçekler koparıp getirirdim ona tohumlarını getirmeye başladım çünkü çiçekler koparılınca değil ekilince çiçek açar bu manyak düzende, bunu en son seninleyken anlamıştım.

Biz sarımsağı göğsümüze bastırsak, bastırılmış duygular gibi kokusu daha da yayılır. Stefeine'nin gözlerinde seni gördüm, en az benim kadar yalnız en az senin kadar yanlıştı, gözbebeklerinde sen büyüyordun tıp ki doğmamış bir çocugun doğma ihtimalinin oluşu gibi, ne artık ben engel olabilirdim buna, ne sen nede Stefeine. Ok, yayı delip geçmişti. Biz insanoğlu yaşadığımızı hissettiğimiz an hayatımıza direkt etki etmiş herşeyi, herkesi bir sarımsağın içine koyup yiyyebiliriz.

Artık sadece sen vardın Stefeine, onunla yaşayamadıklarımı anlatıyor, seni öpüyordum. Çiçekler açmaz demiştim birdaha ama yanılmışım tohumları ekmezsen çiçekler açmaz zaten..


Yağış Altı Kalıplar 8

Yaşıyoruz lan bu yetmiyor mu yaşama dair umutlu olmaya?
Yetiyor! Hemde fazlasıyla. Genizden kaçıveren bir nefestir umutsuzluk, geriye kalan her nefes, herşey birer umuttur.
Hayata sırtını dönünce yada kendini bir boşluğa itince hiçbir şey düzelmeyecek kafanı kaldır etrafına bak fillerin sevişmesi , atların koklaşması, insanların umutları, çocukların gülüşü, annenin sana kızması, arkadaşının mutlu olması, metroda kitap okuyana yer verilmesi, tiyatro sahneleri, Zeki Müren'in sesi, Sadri Alışık'ın köpeklere selam vermesi, İsmail abinin gemiyi beklemesi ve daha nice şey. Bunlar yetmiyor mu yaşama dair umutlu olmaya? Yetiyor bence, hemde fazlasıyla. O halde kendini hayatın, insanların, hayvanların, doğanın akışına bırak bana inan herşey çok daha güzel olacak..

Terkedilmiş Şehir..

Terkedilmiş Şehir..

bir adam çok umursamazdı
ata biner saat takardı
kafasına cemreler düşer
ilaç kokardı

bir kadın çok kırılmıştı
saatlerce ağlardı
ışığı görmez
karanlığa batardı

bir adam kırılmış kadın koktu
bulutlar altında sevişip ona
ilaç olurdu
karıncaları hissedip
onları umursadı

hikaye karıncalar koktu
hikaye kırılmış kadınları
severek başlandı
yada kırılmış adamları

bir şehirde bir kadın vardı
bir de adam
bir şehir bir kadın koktu
kadınlar kıyamet koktu

birgün adam o şehri terketti
birgün kadın o şehri terketti
birgün herkes o şehri terketti 
birgün herkes yalnızlığı farketti..

11 Kasım 2017 Cumartesi

Poşet Şeyler..

Poşet Şeyler..

sen alimünyum folyo ile kaplanmış bedenini
ürkek denizlere bırak
açar sol yanında
her yanı bandajla sarılmış çiçekler
kavanozlara saklanmış duygular
birgün çıkacak gökyüzüne
yine dokunacak
yine çığlık atacak
beynini kemirmiş düşüncelerle beraber
buzdolabına sakladığın
kuruttuğun biberler
poşetlenmiş sesler
zamanını bekleyen kişnemeler 
almayı unuttuğun ekmekler 
beynine sızan hain silüetler
hepsinin çok kötü bir huyu var
elbet birgün vuruyor kendini yüzüne
dalgalara sertçe vuran rüzgar misali
sus
konuşma
vur yalnızlığınla kendini gökten göğe..

9 Kasım 2017 Perşembe

Ah Ulan Pezevenkler..

Ah Ulan Pezevenkler..

atlar 25 yıl yaşar
ama ben annemin karnındayken
atların nal salan bombalarından
doğmadan ölmüşüm

atlar geceleri rahat uyur
ben hiç rahat uyuyamadım
korku gerilim tabancaları
eyer kaltakları gibi
evimizi dört nala sarmıştı
evini terketmiş yıkılmış yuvalar gibi

atlar evlenmezler
ben 15 yaşında evlendim
yorgaların kazandığı paraya eşdeğer
bir masumiyetle

atlar kuyulara düşmez
ben kuyulara atıldım
faili meçhul bir üzengi gibi
annem hep cumartesi oldu
ben ise açılmayan kuyu

atlar savaşmaz
ben hep savaştım
öldürüldüm
filistindeki annenin yetiştirdiği çiçekler gibi

atlar aç kalmaz
ben hep aç kaldım
krallar tok olsunda
biz açlıktan ölsekte olur

atlar maden ocaklarına inmez
ben hep indim
ellerim parçalandı
göçük altında kaldım
ama sadece ben öldüm

atlar ayakkabı giymez
ben bayramlık ayakkabımın kutusunu saklarım yıllarca
para saklayamadım orda affet baba beni
ama bir ülkenin yerine saklayanlar vardır elbet

atlar kadınları öldürmez
ben kadınları öldürürüm
homoseksüel bir bıçakla
üç günde unutulur
sen de unutursun sevgilim

atlar ağaçları kesmez
ben yok olana kadar keserim
ben kesmezsem
oteller inşaatlar yapılmaz
allah muhafaza göğü görürüz sonra

atlar anasına babasına bakarlar
ben bakmam
ne halleri varsa görsünler
huzur evleri ne güne durur

atların yavruları sokakta kalmaz
ben sokak çocuğuyum
hırsızlık yaparım
yirmi sene yatarım
devleti soyanlar ödül alır
ve ben hep sokakta kalırım

atlar kan gütmez
ben güderim
maşallah biz tavuk için
hepsinin anasını belleriz
hepsini öldürürüz

atlar sömürmez
ben herkesi sömürürüm
yoksa gemiciklerimiz olmayacak
tatillere gidemeyeceğiz
allah korusun

atlar ağaç diker
ben ağaç sökerim
yoksa param biter
maazallah isviçre bankaları aç kalır

elbet çiçekler açar birgün..


Yağış Altı Kalıplar 7

Hayat gözü dönmüş bir canavardır. Bazen seninde gözün döner paralel ilerlersiniz birbirinizle, zaman bunun içinde ivme kazanmış bir marka haline dönüşür. Zamanı o paralelliğin aleyhine çevirebilirsen ne mutlu sana. Hayat bazen de bir yıldızdır. Kafanı kaldırıp baktığında binlerce yıldız sıraya dizilip seni seyrettiğini farkedeceksin, seni seyreden bu mekanizmalar içinde umudu beslemiş birer zaman taneleridir. Sende kafanı özgürce kaldırıp gökyüzüne selam çak işte o zaman gözü dönmüş canavardan hiçbir eser kalmadığını anlayacaksın. Görüyorsak yıldızları yada görmek istiyorsak işte o zaman ne olursa olsun umut zamanın ta kendisi olur..

Kedilerle Dans..



FOTOĞRAFIN ÖYKÜSÜ



Kedilerle Dans..

Soğuk mevsimlerin en güzel yanıdır sıcakları beklemek.

Ardına kadar kapalı bir sokağın suç mahali mevkiine seyrekçe bakmaktaydım. Acı ile kavrulmuş bir farenin madde bağımlısı bakışlarını izlemek, incelemek çok daha acı ile kavrulmustu sanırım. Bende birden kendimi heyecan dolu kavrulmuş acının içinde bulmuştum.
İlginç bir anın hikayesini kafamda canlandırmıştım kısmen ama pek de öyle sandığım gibi olmadı. Kediler amansızca sıkıştırdığı fareyi önce güzelce pişirip sonra yerler bende izlerim bu anı diye düşünmüştüm, ama sandığım gibi olmadı.
Fare o kadar hızlıydı ki kedilerde buna uyum sağlıyordu bilmeden. Hele ki kara kedi bir jeti örnek alıp uçuyordu ağaçların dallarında. Çok hoşuma gitmişti onun bu romantik uçuşları, çok roketvariydi cezbediyordu beni onun hızı, sürati. Belki ona has bir şeydi bu sadece onda vardı bu hız galiba yoksa niye durduk yere bu kadar etkilesin ki bir sokak gözlemcisini. Firari hipnoz etkisi çok yüksek olmalıydı sanırım o kara kedinin. Diğer kediye gelecek olursak o biraz daha kurnazdı kara kedi gibi uçmuyordu sadece ortalığı karıştırıyordu çok çabuk gaza gelen kara kediyi coşkuya dahil ediyordu tabi kara kedi de hiç durur mu yerinde? Durmadı da. Onun gazına gelip farenin etini düşlemeye koyuldular. Fareye gelecek olursak diğer kediye taş çıkartacak bir kurnazlığı vardı. O üst düzey zekasını kullanıp her olumsuzluktan sıyrılmasını biliyordu lakin unuttuğu bir şey vardı karşısındaki de epey dişliydi zeka konusunda. Sinsice bakışları  vardı farenin ama biraz da acıyla perçinleşmiş. Tabi çevikliği de üst düzey bir bürokratı anımsatıyordu. Hani kirli işlerin üstünü örten çeviklikler varya tamda ondan işte.
O ana dönecek olursak, gece yeni kararmıştı kediler pusudaydı, fare ise yiyecek bir şeyler arıyordu. Bende bahçede oturup çay içiyordum, edebiyatını yapmıyordum. Sıcaklar yeni gelmişti gecelerimize. Etraf her zaman dikkatimi çeker kelimelerde malzeme ararım kadraja almak için budur bunun en iyi açıklaması kendime soracak olursam. O an işte benim gibi etrafı kollayan fare dikkatimi çekti daha sonra da fare yahnisini hayal eden kediler. Kara kedi diğer kedinin gazına gelerek fareyi dikizliyordu ve birden saldırıya geçti tabi fare hiç boşa akıtır mı kanını. Bir iki manevra yaparak kaçmayı başardı ilkinde. Daha sonra kaç kez daha aynı durumu yaşadılar. Tabi kadraja alınan anda durum hiçte öyle olmadı. O an elimde ki silahın tetiğine bastım. Evet silah. Ama bildiğiniz silahlardan değildi o anları yaşatan var eden silahtı, tetikti bu. İşte o an diğer kedi ile fare göz göze geldiler yaşamın kaynağı ağacın dizinde, kara kedi ise yorgunluğun verdiği yetkiyle biraz daha öteden izlemeye koyuldu o an fare bitmişti ruhunu teslim edecek mertebeye ulaşmıştı teslim olmaktan başka çare kalmamıştı. Kaç saniyeliğine dünya susmuştu bende susmuştum o an. Bakışlar konuşuyordu ama birden bire fare sanki sıfır kilometre araç olmuştu bir iki manevra yapıp yeniden kaçtı o ara kediler göz göze gelip büyük hüsranı iletmişti birbirlerine ve oturacak takatleri bile kalmamıştı. Fare ise epey uzaklaşıp saklanmıştı iki yeşil reçeteli taşın arasında, kediler de etrafa bakınıp durdular ama nafile. Sonra meskenleri dönmeye karar vermiştiler ve öylede yaptılar ortadan kayboldular. Fare onların gitmesini beklemişti, onlar iyice kaybolduktan sonra ortaya çıktı ve epey rahatlamıştı yeşil reçeteyle aldığı ilaçlardan sonra. O da yola koyulmaya başladı, bende kedileri bırakıp onu izlemeye koyulmuştum, tamda kurtuldu diyip rahatlayıvermiştim ki birde ne göreyim karşıdan kara kedi gibi gelen bir araç fareyi adeta asfalta gömdü. Bahtsız fare asfaltla birleşmişti adeta belki de can vermeden önce keşke kediler beni yahni yapsaydı diye düşünmüştü kanımca, ama nafile gecenin kazananı bir ben oldum galiba ne büyük umutları olan kediler ne kurtulduğunu düşünen fare olmuştu.
 Aslında kazanan bende olmamıştım yaşayan fotoğraf olmuştu yoksa hüzünlü bir sonda niye kazanayım ki. Gidip fareye baktım ama fare çoktan boylamıştı sevgi nehrini kediler de yoktu dolayısıyla macerada kalmadı ortada bende macerasız yerde duramadım daha fazla ve yol alarak yeni maceralara koyulmaya devam ettim..

Hadi Çay Koyun..

Hadi Çay Koyun..


İsmail Rizeli bir çay emekçisinin oğluydu, 19 yaşında Akdeniz üniversitesi radyo sinema ve televizyonculuk bölümünü kazanmıştı. Aşırı hayal kurmayı seven biriydi hatta okuduğu Tevfik ileri Anadolu lisesinde ona şizofren İsmail derlerdi.

Batuhan Muğla’nın Bodrum ilçesinin Gümüşlük beldesindendi, 20 yaşında Akdeniz üniversitesi fotoğrafçılık bölümünü kazandı. Gümüşlük'ün müthiş doğası ona bu yetiyi kazandırmıştı, fotoğraf çekmek artık onun için bir yaşam tarzı olmuştu.

Nejat Bursalıydı, babası ayakkabı tamirciliği yapan göçmen bir emekçiydi. 22 yaşında olan Nejat zar zor Akdeniz üniversitesi siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümünü kazanmıştı, bölümü gibi siyaset yapmaya bayılırdı.

Serhat Van’ın çaldıran ilçesinde doğmuştu, tarımcılıkla uğraşan yoksul bir ailesi vardı. 24 yaşında olan Serhat Akdeniz üniversitesi fen bilgisi öğretmenliğini kazanmıştı, çok sessiz ve içine kapanık bir karakteri vardı. Çaldıranın temmuz soğuğunda ay ışığı altında kendi coğrafyasının acımasız suskunluklarını haykırıyordu şiirlerinde.


Antalya da okul dönemi başlamıştı geçimini yapmakta zorlanan öğrenciler hemen iş bulmaya koyulmuşlardı. İsmail, Batuhan, Nejat ve Serhat birbirini tanımaksızın bir bira kapağı fabrikasında emekçi ailelerine yük olmamak için işe başlamıştı, hem okul hem işi yürütmeye çalışıyorlardı. Farklı coğrafyalardan gelen bu dört bireyin birçok ortak noktası vardı en başta çay olmak üzere.

İşe başlamışlardı sabah 3 e kadar derse giriyorlardı daha sonra fabrikaya gelip çay içip işe başlıyorlardı işte tamda burada başlıyor herşey. Çay molası verilirken ilk çaya koşan bu bireyler birbirlerini burada fark ettiler daha sonra aynı bölgede çalışan bu dört birey birbirleriyle burada dost çiçeklerini deminden öpmeye başladı. Artık öyle bir hal aldı ki çay molaları, hem işe hem derse hem de hayata motive ediyordu. Çay içerken birbirlerinin sohbetlerine doyamadılar, kopamadılar birbirlerinden. Belli bir zamandan sonra çok samimi dört ahbap oldular iş çıkışı ders çıkışı Antalya’nın nahif bir mekanı olan eski dergicilerden şair İsmet dayının Dem kafesinde buluşup çay içip sohbet ediyorlardı. Bunlar çay içtiklerinde herkes herşey zaman duruyordu o denli muhteşem sohbet ediyorlardı ki müthiş bir sarhoşluk yaşıyorlardı çay yudumlamalarında, sigara dumanlarında. Beraber bir ev tuttular her zaman ki gibi iş ve okuldan çıktıkları gibi kendilerini dayının kafesinde buluyorlardı, dayıda bu dört gence bayılıp kalmıştı ve gerçekten onlara dayılık yapmaya başladı. Aslında o dört genç birbirlerinin sohbetinden müthiş zevk alan dostlar olmuştu.

Fabrikada çalışırken goygoy yapıp hadi çay koyunda içelim diyip bira kapaklarını dizgine getiriyorlardı. Belli bir zaman sonra dönemin en popüler etkinliği olan kısa film çekme işine dayı sevketmişti onları çünkü yakın zamanda kısa film festivali düzenlenecekti. Dayı onlardaki bu müthiş atmosferi görmüştü ama onlar dikkate almıyorlardı bunu çünkü kendilerinde o yeteneği görmüyorlardı. Dayı bunları ikna etti etmesine ama bunlar birbirleriyle dalga geçmekten öteye gidemediler belli bir süre hatta fabrikada çok yaptılar bunu neyse ki sonra karar verdiler dağılımı yaptılar şizofren dedikleri İsmail’e senaryoyu sen yaz dediler çok iyi kurgu yapıyordu çünkü, Batuhan bölümünden ötürü görüntü işini üstlendi, Serhat seslendirmeyi yapıyordu ayrıca oynayacaktı da Nejat ise filmin başrolünü oynayacaktı. Filmin konusu dünyaya barış getiren iki absürd karakterin penaltı atamamalarını konu ediniyordu.
Uzun bir hazırlık döneminden sonra hazırladılar filmi tabi çok dalgaya da alıp eğlendiler resmen malzeme olmuştu ellerinde bu kısa metrajlı film. Hatta çalışırken çok değerli senarist beyimiz bir çay koyunda içelim, sen mi oynayacaksın bu başrolü, senin çekeceğin film ancak bira kapağı kadar olur tarzı espriler yapıp gülüşüyorlardı.

Beklenen gün geldi festival başladı birçok ünlü senarist, yapımcı, yönetmen, oyuncu katıldı. Filmler sergilendikten sonra dereceye giren filmler ve ödüller verildi ama bizimkiler hiçbir dalda ne dereceye girebildi ne de ödülü alabildi. Tabi hiç üzülmediler ama İsmet dayı üzüldü epey onlar için tabi hiçbir şey beklendiği gibi olmadı festivale katılan çok büyük bir senarist, yapımcı olan Onur Ünsüz bu gençlerin absürd tarzını çok beğenip kendileriyle çalışma teklifinde bulundu. İlk başta şaşırdılar ama daha sonra biri dışında diğerleri kabul etti. Serhat kabul etmedi teklifi epey ısrar ettiler ama serhat kabul etmeyince onlar kararlarını değiştirmediler.

Artık çok daha harika bir yaşam onları bekliyordu ve öyle de oldu çok başarılı olmaya başladılar bu piyasada epey tanındılar, Batuhan görüntü yönetmenliği alanında, Nejat oyunculukta, İsmail senaristlikte. Serhat ise dayının yanında işe başladı ve şiirlerine daha da bağlanmaya başladı. Oraya sürekli gelen ve bir hayat kadını olan gerçek adı Fadime olan kadına aşık oldu. Her gün görüyordu Fadime’yi gün geçtikçe ona şiirler yazmaya başladı tabi Fadime de onun beyefendiliğinden etkilenmişti. Serhat dayıyla birbirlerine şiirler okur çay içerlerdi tabi sigara da bonusu, hayatından da memnundu Serhat. Serhat nedense sevdiği kadına açılmıyordu dayı farkındaydı bunun sebebininse hayat kadını olduğunu zannediyordu ama öyle değildi lüks bir yaşamı reddeden serhat sevdiği kadından da uzak tutuyordu kendini sebebi ise kendisinden başka kimsenin bilmediği ince demli hastalığıydı lakin çay içerken çok mutluydu, güzel şiirlerde yazıyordu hatta dergilerde yayınlanıyordu şiirleri oradan gelen parayla geçiniyordu ama çok özlüyordu dostlarını tıp ki birbirlerini çıkarsız seven insanlar gibi.

Nejat iyi bir oyuncu olmuştu iyi paralar kazanmıştı, Batuhan ve İsmail de aynı şekilde iyi yerlere gelmişlerdi. Ama hep bir eksiklik vardı onlarda dostlarıyla bir araya gelip çay içip sohbet edemiyorlardı üçü de çok sıkılmıştı bu hayattan ve kaçmak için bahane arıyorlardı, farkına varmışlardı dostlarıyla oturup bir çay içip sohbet etmelerinin her şeye bedel olduğunu o an en lüks yerlerde içtikleri çay bile onlara zevk vermiyordu.

İsmet dayı yakalandığı hastalıktan kurtulamadı ve öldü, çok şiirden öldü dediler ama aşırı sigara alkol onu siroz hastalığına yakalatmış, bir 10 kasım sabahı gözlerini yummuştu çay ve şiir kokan evrene. Dostlar o gün cenazeyi kaldırdılar çok üzgündüler bunun vesilesiyle dostlar karar alıp kafeyi devralıp beraber yaşamaya karar verdiler ailesi olmayan ismet dayının kafe parasını çocuk esirgeme kurumuna bağışladılar ismet dayının adına şiirler yazdığı çocuklar için.

Beklenen olmuştu yine bir araya gelip saatlerce oturup sohbet edip çay içtiler kalkıp horon çektiler, çiftetelli oynadılar, halay çektiler, güldüler, şiirler okundu günler böyle böyle devam etti. Fadime de her gün geliyordu.
Aradan günler geçti mutluydular çünkü onları onlar yapan sohbetleri ve beraber içtikleri bir yudum çaydı. Birkaç gün üst üste Nejat, Serhat’ın ortadan kaybolduğunu sezdi ve bir gün onu takip etmeye karar verdi çünkü kuşkulanmıştı, normalde dışarı çıkmazdı pek Serhat. Takip etmeye başladı önce tren garına gidip oturup şiir yazdı Serhat sonra da hastanenin yolunu tuttu o ara Nejat kafeye döndü. Ve masada şiir defterini açıp son şiire baktı Serhat son şiirinde ince hastalık şiirini gördü ve olayı anlayıp ağlamaya başladı dayanamadı, çok ağladı canından bir parça gidecekmişçesine bazen gökyüzü ciğerine dolar da nefes alamazsın ya öyle bir durumdu. İsmail ve Batuhan geldi o ara Serhat’ı sordular Nejat da çay almaya çıkmış cevabını verdi. Akşam için hazırlıklar yapıldı ve oturdular dünyanın boyun eğdiği masaya. Nejat bugün konuyu ben açayım dedi; ‘ varsayın ki ölümle perçinleşmiş bir hastalığa yakalandınız bu masa da nasıl davranırsınız söyler misiniz gerçeği ? ‘ diye sordu. Herkes cevabını verdikten sonra söz Serhat’a geldi; ‘ ben söylerdim saklamazdım ‘ diyip uzun uzun konuştu ve ilk kez yalan konuştu o masa da konuşurken gözleri doldu, Nejat'ın durumu anladığını farketti Nejat ona bakıp ağlayınca herkes durumu anladı ve birbirlerine sarılıp ağlamaya başladılar saatlerce.

Nejat, Batuhan ve İsmail oturup konuştular ayrılma kararı aldılar. Çünkü orda kaldıkları sürece bu mükemmel sohbetlerinden dolayı Serhat ben ölünce bunlar böyle devam edecek diye üzülür diye düşündüler ve onun bu düşünceye kapılmaması için hepimiz ayrılalım birbirimizden süsü vermeyi düşündüler ve yaptılar da ayrıldılar Serhattan.

Serhat yalnız başına kaldı, Fadime geliyordu arada konuşuyorlardı ama ikisi de cesaret edemiyordu duygularını ifade etmeye, Fadime de aşık olmuştu Serhat’a.
Nejat, İsmail ve Batuhan ise müthiş bir proje hazırlıyorlardı Serhat’ın hayatını konu edecek uzun metrajlı bir film projesi. Serhat’ı Nejat oynayacaktı, senaryoyu ise İsmail yazmıştı, Batuhan ise her zaman ki gibi görüntü yönetmenliğine soyunmuştu. Amaçları Antalya film festivalinde ödül alıp Serhat’a armağan etmekti ama olmadı Serhat kafede hastalığına yenik düşerek yalnız başına öldü, fazla çaydan öldü dediler. Ağladılar, üzüldüler, yas tuttular Fadime de dahil olmak üzere.

Ve festival günü geldi film festivalin en iyi filmi, en iyi senaryosu ve en iyi başrol oyuncusu ödülünü alarak büyük bir başarıya imza attı. Ödül alınan o gece de İsmail daha fazla dayanamayarak kendini denize atıp intihar etti. O geceden Nejat ve Batuhan o muhteşem dörtlüden geriye kalan kişiler oldu. O psikolojiyi kaldıramayan Batuhan çay bardağının parçasını yutarak öldü kazayla öldü denilsede ince belli bir çay bardağı ile ölmesi intihar ettiğini gayet iyi açıklıyordu.

Tek başına kalan Nejat ise Fadime sayesinde ayakta kalıyordu. Fadime filmi izleyip Nejat’a aşık olmuştu aslında Nejat’a değil oynadığı rol olan Serhat’a aşık olmuştu, Nejat o kadar harika Serhat’ı canlandırmıştı ki onun etkisinden Fadime acısını dindirmek üzere Nejat ile birlikte olmaya başlamıştı tabi Nejat, Fadime ve Serhat ilişkisini bilmiyordu. Kısa bir süre sonra Fadime evlerinin karşısında ki tren garının önünde trenin önüne atlayıp intihar etti. Nejat çok fazla acı çekmişti artık, dostlarından sonra çok sevdiği kadını da kaybetmişti.

Kafeye çekildi Nejat dört duvar arasında psikolojisi altüst olmuş bir şekilde çay içmeye devam etti. Kendi kendine konuşuyordu, sanki karşısında dostları varmış gibi. Bie zamanlar her bir duvarın altına oturan dostlarından sonra, duvarlardan birinde Serhat’ın tüm şiirleri kazınmıştı, diğer duvarda İsmail’in Serhat’ın hayatını konu edindiği film olan ‘ Çayın Şairi ‘ adlı filmin senaryosu kazınmıştı, bir diğer duvarda ise Batuhanın elinde fotoğraf makinası ve çay olan fotoğrafı resmedilmişti, sandalyesinin önünde olduğu duvar ise dostlarının ölümü gibi siyaha boyanmıştı, en kötüsü de oydu belki de başka kimse kalmamıştı onun duvarına bir şeyler karalayacak.
Çay içip konuşuyordu duvarlarla saatlerce. Son kalan demiyle çay yapacakken demin en altında bir kağıda yazılı not buldu, üstünde Fadime yazıyordu. Fadime demin en altına koymuştu o mektubu. Çayını demleyip oturup mektubu okumaya koyuldu. Mektupta Fadime gerçekleri anlatmıştı aslında ona değil de Serhat’a aşık olduğunu rolün etkisinde kalıp onunla olduğunu yazmıştı.
Bunu okuyan Nejat adeta şok olmuştu belki de dostlarının ölümü bile bu denli etkili olmamıştı, daha fazla dayanamayıp çayını bitirip bardağı parçaladı. Yerden aldığı bir cam parçasıyla bileklerini yavaştan kesmeye başladı. Bileklerinden dostlarıyla beraber içtiği çaylar akıveriyordu kan yerine. Yavaşça yere düştü sandalyeden birer birer dostları canlandı gözünün önünde sonra da o da hepimiz gibi dostlarının yanına uçtu tıp ki barış için bir araya gelmiş güvercinler gibi.

Bu kötü kabusun etkisiyle yatağından fırlayan Kamil kendini soğuk suya atarak kendine gelebildi. 18 yaşında olan Kamil YGS’ye hazırlanan psikolojisi altüst olmuş biriydi. Bu anlatılanlar ise sadece onun üniversite arzusunun bilinçaltına sızması sonucu gördüğü rüyaydı..

Bu hikayenin senaryosu ve kitabı da hazır bulunmaktadır. 

7 Kasım 2017 Salı

Ruh-i..

Ruh-i..


Yalnızlıktan çiş edemez haldeydi Ruhi. 38 yıla birçok şey sığdırmıştı ama yalnızdı hep, en güzel uykusunda bile yalnızlık kabusları görüyordu. Yalnızlık bazuka gibi oturmuştu böğrüne. Aslında yalnızlığının tetikçisi yaşadıklarıydı bundan ötürü yalnızlık rölantisi baş gösteriyordu hayatında.

Daha 19 yaşındayken ailesinden ayrılıp yani doğduğu büyüdüğü şehirden ayrılıp Ankara'ya gidiyordu. Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği bölümünü kazanmıştı. Okulu bitirip köyüne köprüler binalar inşa edecekti belkide kan davalıları ile kardeşlik köprüleri kuracaktı.

Ankara da yaşamaya başladı Ruhi Ankara'dan çok etkilenmişti ve çok sevmişti, belkide aşık olduğu için Ankara güzel gelmişti ona. Evet aşık olmuştu kütüphaneye ders çalışmaya gittiğinde sürekli gördüğü kadına sessiz sedasız gönül prangasını vurmuştu. Hani şair diyor ya ' bu şehir güzelse sebebi sensin ' diye işte Ruhininki de o cinstendi. Ankara güzelse sebebi o kadındı belkide. Kim olduğunu bilmiyordu ama işte bazen ansızın garip şeyler olabiliyor bu hayatta Ruhininki de öyle olmuştu.

Köyünde de aşık olduğu biri vardı hatta taş üstünde oturup gölü saatlerce taşlarlar beraber, kimin taşı su yüzünde daha fazla kalacak diye, Ruhinin köyünde suyun üstünde taşı tutturmak belkide seni seviyorum manasındaydı. İste o göl yalnızlık gölüydü, adını yalnızlık gölü koymuşlardı köy ahalisi. Ne tezattır ki aşıkların iki kişiliklerin buluşma panayırıydı o göl. Ruhi köyde aşık olduğu kadın bu gölde boğulup ölmüştü ve o günden sonra bir daha uğramadı o göle anca köprü yapmaya gelirim diye düşünüyordu.

Ankara da herşey yolundaydı Ruhi kütüphanede gördüğü kadının mecaline kaptırmıştı kendini. Ruhi zaten hırslı çalışkan biriydi ve hiç kütüphaneden çıkmazdı biraz da onun için çıkmazdı kütüphaneden. Adını öğrendi sonra evet aşık olduğu kadının adının Sabiha olduğunu öğrendi. Sabiha matematik okuyordu aynı üniversitede. Ruhi ayrıca iyi bir şairdi ve Sabihaya güzellemeler yapar şiirler yazardı. Bir gün Sabihanın kütüphanede sürekli çalıştığı masaya şiir koydu Ruhi, bu böyle günlerce sürdü. Sonra Sabiha Ruhiyi pusuya düşürüp Ruhiyi suçüstü yakaladı hani ülkemizde şiir yazmak suç ya ondan suçüstü yakalandı. Sabiha da ondan hoşlanıyordu bu bariz ortadaydı, Sabiha çok hassas bir kadındı zamanla Ruhi ile mükemmel bir aşk yaşamaya başladılar beraber okula gider beraber çalışır beraber eğlenirlerdi. Bu müthiş ilişki yıllarca sürdü Ruhi geçmişini unutmuştu, günden güne de daha çok bağlanıyordu Sabiha'ya. Aradan mantıksız günler, sıradan aylar, Ankaradan soğuk rüzgarlar, Ruhinin kalbinde yıllar geçti. Sabiha grip için gittiği hastane de HIV virüsüne yakalandığını öğrendi yani Hepatit hastalığına, bunu öğrendiği an çok kötü oldu günlerce toparlanamadı ve bunu Ruhiden de sakladı. Tedavi olmaya karar verdi ama tedavi sonuç vermiyordu mezun oldukları gün diplomasını alıp eve gitti elinde biraz cıva ile. En kolay, acı vermeyen ölüm yolunu seçmişti kendisine çünkü dayanamıyordu günden güne acı çekmeye aşık olduğu adama bakamıyor, eskisi gibi olamıyordu. Evde oturup biraz düşündü sonra cıvayı yavaşça kulağına damlatıp ölümü bekledi. Son zamanlarda Sabiha'ya birşeyler olduğunun farkında olan Ruhi törenden sonra Sabihayı göremeyince doğrudan evine koştu eve geldiğinde kapıyı çaldı ses gelmeyince o anın heyecanıyla kapıyı kırıp içeri giriverdi ve karşısında ikinci kez sevdiği kadının ikince kez cansız bedenini gördü. Onun için çok acı bir durumdu kimi sevdiyse ölüyordu.

O kötü günlerden sonra hep hayal ettiği gibi diplomasını alıp köyüne gitti yılarca yalnız yaşadı, ne köprüyü yapabildi ne de kendisini ve 14 yıl böyle geçti dayanamadı artık acılarına, yalnızlığına Rojda'dan sonra ilk kez yalnızlar gölüne uğradı, çok yalnızdı tıp ki göl gibi, oturdu göle baktı sonra yavaşça yürüdü golün en acımasız yerine doğru kollarını açıp Rojda'ya ve Sabiha'ya doğru yürüdü, bir an bile gözünü kırpmadan yürüdü sonra o da herkes gibi tüm aşıklar gibi ansızın ortadan kayboldu..

Gece Gündüz..

Gece Gündüz..


gece vakti tüm şehirler güzeldir
ama sen gündüz de güzelsin
ben en çok geceleri hüzünlü olurum
bunamış papatyalar geceleri açar
atlar geceleri ölmez
ama insanlar en çok geceleyin ölür
şehirler en çok geceye yakışır
sen her gündüz güzelsin..

Vajinal Manyaklık..

Vajinal Manyaklık..


Birgün çok sert bir şekilde sevişmeye başladık tam o sertliğin içinde herşey bir karambole dünüştü hayatımda hiç anlamadığım bir şekilde dönüş yaşadım ebesinin taa bilmem neresine.

Sekse olan düşkünlüğüm vardı hemen hemen her gece sevişirdim her gece farklı bir yastıkla dans ederdim yatağımın sol çaprazında, benim için herşey o olmuştu olmazsa olmazım bu amına kodumun çiçeksiz evreninde. Hayatıma üç beş kişi girdi her defasında çok sert bir şekilde acımasızca seviştiğim için terk ettiler beni olsun ben yine tek zevk duyduğum noktadan devam ettim önce biramı içer sonra sevişmeye giderdim, sevişmek diyorumda köküne aykırı bir şekilde sevişmeye gidiyordum çünkü bende ki bir nevi bir psikopatlıktı vajinal bir manyaklıktı.

Sonra birgün bir kadınla beraber olmaya başladım benim odak noktamı vajinasına değilde ruhuna çekmeyi başardı, o ana kadar dünyanın en güzel zevki vajinaydı benim için yani vajinal bir manyaklığım vardı ama o kadın onu hissetmemi istedi yavaş yavaş sevişmeye başladık onu hissetmemi istedi hissettim o an yaşadığım tüm seks fantezilerimin boşa kürek salladığını anladım o an kadını yaşamak gerek dedim onun ruhunu hissettim hayatımda ilk kez böyle birşey oluyordu aman allahım dedim ilk kez bi kadınla güzel birşey yaşıyorum dedim ilk defa bir yatağı vajina yada uyku uğruna kullanmıyorum dedim öylece devam etti, her gece beni çiçekler açmış yatağında sevdi öptü kokladı bende bana aykırı bir şekilde öyle yaptım haz aldım bundan, seviştik hayatımda ilk kez seviştim köküne aykırı olmadan, en güzel duyguyu o an yaşadım sanırım yanlış olan benim sikten geçmişimdi o vajinal manyaklığımdı.

Bir kadını öyle alelade sevemezsin o kadın bana bunu öğretti yatağında sevgi dersi hatta hayat dersi hatta sevişme dersi verdi sonra terk edip gitti, ondan sonra bir daha hiçbir kadına dokunamayan bir manyak oldum hayatımda ki iki önemli kavramdan birini yitirdim diğeri bir başka bahara..

6 Kasım 2017 Pazartesi

Yağış Altı Kalıplar 6

Yanıma biri geldi taa uzaktan gelirken seyrediyordum, yalnız biriydi yürüyüşünden anladım yalnız olduğunu. Yürüyüşü böyle umursamazdı, yalnızdı çünkü. Oturduğum bankta oturdu, bana bakıp konuştu konuşmak istedi, birşeyler anlatmak istedi bende dinlemek istedim. İkimizde yalnızdık, unutmayın biri size birşeyler anlatmak isterse yada anlattığınızı dikkatle dinlerse bilinki o insan yalnızdır çünkü yalnız insanlar ya anlatmayı çok isterler yada dinlemeyi. Bizimki de böyle bir ilişkiydi. O anlattı ben dinledim ikimizde yalnızız ikimizde birilerine birşeyler anlatmak istiyoruz yada birilerinden birşeyler dinlemek istiyoruz. Böyle insanları sevin, üzmeyin, kırmayın, dinleyin..

Rüya..

Rüya..


uykusuzluktan çok büyük kaos çıkar
benden sokak arasına girmiş kirpi
iğnelerimi firlatırım göğe
mendil satan emekçilere
birer bisiklet oluveririm

uykusuzluktan ben doğarım
sevişmek isterim kendimi doğurmak için
birdaha sevmek için
bedeni ürkek mavi atları.

uykusuzluktan devşirilmiş savaşlar çıkar
ben en önde bir demirci oluveririm
tankları tüfekleri rock ezgilerine çevirir
gözlerimi göğe diker
yıldızların arasına sıkışmış ayı keserim

uykusuzluktan lastikler yanar
ellleri buz kesmiş sokak çocuklarına
hep yanmış ateş oluveririm
sana bir yudum su

uykusuzluktan annem ölür
ben ağlamam
içime atar böğürürüm
kangren olur kalbimin en güzel kısmı

uykusuzluktan yalnızlık doğar
kendimi kırılmış kadınların
ayaklarının altına bırakır
tüm sevişmek için bahane arayan çiftlere
şarap oluveririm

uykusuzluktan ihanet doğar
ben şiir okuyan ahmak olur
kendimi arar bulamam
terkedilmiş atlar gibi

uykusuzluktan sen doğarsın
olmuşlara hiç olmayacaklara
bir plak
bir zeki müren edası..

Yağış Altı Kalıplar 5

Karanlık bir oda var içinde kalıplaşmış tüm mevsimleri barındıran, ben ise yanıp sönen bir ışık. Bedenle ruh hiçbir zaman anlaşamaz çünkü ikisi de paramparca birer akıntıdır, bizde öyleyiz ruh ve beden gibi. Karanlık odada mum ışığı mı arıyorsun desen siktir der sırtımı dönerim o acizlerin işidir çünkü. Oturur birbirimizle çarpışan karanlıkta endişe kavurmuş beynimi ararım birer birer. Yahu siz manyak mısınız benim gibi?
İnsan karanlıktan daha müsait bi yer mi bulur, sütü kesilmiş kaburgaların içinde kendini yoğurmak için. Kimse senin mum ışığın olmayacak o ışık kendin olacaksın, bana bakın ben karanlıkta kansere çözüm buluyorum hipolar ilişkiler düzenliyorum kendime sen ise mum aramakla uğraşıyorsun yahu bi siktirip gider misin? Sen mesela kendini bulutların üstüne atsan Shakespeare'yi göremezsin ama ben karanlıkta ona intihar dersleri veriyorum beraber soneler yazdık ama ben şair olamadım, olamam da. Karanlığa çekin kendinizi mum ışığı gider birgün yine karanlık kalır hepimizin yarım kabuk bedenine.. 

5 Kasım 2017 Pazar

Yağış Altı Kalıplar 4

Kazandıklarıma sevinince çocuk oluyorum insan ancak çocukça kazanır, kazanmanın yaşı yoktur evet bunu bende ağlıyorum. Kazanmak derken onların kazandığı gibi değil çünkü onlar kendileri için kazanma yolunda herşeyi mübah görürler, onlar gibi kazanmaktansa kaybeden olmayı tercih ederim. Tekrar edildikçe güçleniyor ölüm meğer buymuş benim hayat denen eksik kitaptan okuduğum korkunç bölüm. Ay benim penceremden gölün üçte ikisini kapladı ve artık göğsümde ki ağrıların kronik olduğunu düşünüyorum, bu karanlığa defnedildiğinde kronik hastalıklar yek vücut olup ölümü kusar içimde ki mezarlığa bunu bildiğimden eflatun duman gibi tercüme etmekteyim kendimi. Kaybetmek böyle bir tutkudur, kaybedince daha çok endişe sarar vücudunu. Ondandır ki çocukça yaşamak hep güzel gelir bize.. 

Defansif Orta Saha, Ofansif Senarist.. Devamı

Defansif Orta Saha, Ofansif Senarist..
Devamı
Uyandım, gözlerimi açar açmaz aklıma yuvarlandı Sami. Günlerdir egenin bu güzel kasabasında onu arıyordum ama bir türlü ulaşamadım. Ben artık Ankara'ya gitmekten alıkoymalıydım kendimi çünkü bana da çok iyi gelmeye başladı Gümüşlük, tekrar aramaya koyulmak üzere yola çıktım. Günler böyle devam etti onu aramakla geçti ama ulaşamadım. Artık karar vakti geldi sanırım oturup düşünmem gerekiyordu ya işime geri dönüp bi ömür soru işaretleriyle yaşayacaktım ya da Sami'yi arayıp bulup yeni maceralara kucak açacaktım. Çok zor bir soruydu bu, günlerce kendime sormak zorunda kaldım. Hayatımız da sorulardan ibaret ya kendimize sormaktan öteye gidemiyoruz.

Gümüşlük'e geldiğimden bu yanı 45 gün olmuştu. Sarı Siyah Rakı Balık restaurantta oturuyordum prostat hastası olduğum için ikide bir çişe gitmek zorunda kalıyorum, kalktım lavaboya yöneldim birden lavabodan Sami çıktı ve şok oldum! Günlerdir aradığım adam çise giderken karşıma çıkmıştı ama hiç çaktırmadan içeri girdim meslekten biliyorum bu blöfleri çünkü izlemeliydim, ne yaptığını görmeliydim. Lavabodan çıkıp etrafı kolaçan ettim bi baktım en köşe masada oturuyor masama oturup onu izlemeye koyuldum. Önünde bi laptop, birsürü kâğıt, kalem, kitap yazı yazıyordu sanırım. Mekanın çalışanlarından her geldiğimde sigaram bittiği için otlandığım arkadaşı çağırdım, Sami'yi sordum ona. Her gece bu vakitlerde buraya gelip yemek yedikten sonra rakısını içip bilgisayardan birşeyler yazdığını söyledi. Aşırı sigara tükettiğini de vurguladı. Şaşırdım! Geçmişi futbolla geçen bi adam neler yazıyordu acaba, ilk aklıma anılarını yazıyor olabilir geldi. Günlerce aynı saatte buraya gelip onu gözlemlemeye devam ettim, gözlemlediğim kadarıyla sadece 2 duble rakı içer bol bol sigara içer, yazardı. Onun yanına gitmeye karar verdim ama kendimi tanıtarak gitmemeliydim ve öyle de yaptım birgün masasına gidip oturup tanışmak istedim karşılığında kibarca olumlu bir cevap aldım. Tanıştık ama Sami'den bahsetmedi günlerce. Sonra belli bir süreden sonra kendiliğinden anlatmaya başladı o anlattıkça Gümüşlük güzelleşiyordu ben mutlu oluyordum o süreçte istifa kararı alıp çalıştığım işyerinden arkadaşım Teyfik'i arayıp istifa dilekçemi faksladığımı söyledim. Bende artık Sami gibi özgürdüm kafamdaki soru işaretlerinin cevabını alıyordum. Birgün sordum kendisine:
+ Sami neden genç yaşta futbolu bıraktın?
+ Hem futbolu sevdiğini söylüyorsun.
- Bazen kişi ne kadar severse sevsin, ne kadar bir şeye bağlı olursa olsun o iş ona, hayatına etki etmiş birtakım şeyleri hatırlatıyorsa kişi o işle asla mutlu olamaz.
İşte benim istifa sebebimi de o açıklamıştı. Sonra sormaya devam ettim o da anlatmaya. Sami Bursa spor lisesinde okul takımında yer alırken takımın en iyisi olmasına rağmen mevkisi gereği gol atamıyordu pek. Sevgilisi ise onun gol atmamasına kızıp, tartışıp ayrılmışlar. Kısa bir süre sonra takımın forvet oyuncusuyla sevgili olmaya başlaması Sami'nin hayatını değiştirmiş. Yani Sami hırsından ötürü altyapıya yazılmış başarılı olup futbolcu olmuş sonrası malum zaten. İşte gol atma isteğinin nedeni ordan gelmeymiş, gol hırsının hayatına direk olarak etki ettiğini de biliyordu. Sami'nin şöhrete ulaşması eski sevgilisini geri getirtmiş ama gururlu biri olan Sami içinde leylaklar dolaşan bir ukte olmasına rağmen kabul etmemiş. Gururlu olması onun futbolu da bırakmasına sebeb olmuştu ya. Aradan zaman geçti Sami ile mükemmel iki dost olmaya başladık bu arada buraya yerleşip Sami'nin projelerine yardımcı olmaya başladım. Aylardır yazdığı şeyin ne olduğunu duyduğumda şok oldum. Senaryo yazıyordu, mükemmel bir senaryoydu bu. Günler geçti senaristimiz Sami senaryoyu bitirip gerekli yapımcılara yolladı. Senaryoya müthiş bir ilgi vardı ve At Yapım senaryoyu kaparak filmi çekmeye başladı. Sami filmi festivallere yollayacaktı ve öyle de oldu ülkenin en güzel festivallerinden birinde en iyi senaryo ödülü almayı başardı yani "aktif futbol kariyerinde atamadığı golleri bu alanda atıyordu" Sami. Zamanla beraber çalışmaya devam ettik çok mutluyduk ikimizde yazıp yazıp yolluyorduk herşey harika geçiyordu birbirimize çok da alıştık, bu arada Sami şiirde yazıyordu uzun boyunun aksine kısa şiirler yazıyordu o ayrı bi konu tabi. Ankaragücünü de yakından takip ediyordu Sami. Sami'nin gol hırsı yüzünden lige çıkamayan Ankaragücü o günden sonra düşüşe geçip küme düştü, bundan ötürü Sami kendini çok kötü hissedip bunalım sürecine girdi. Kendini suçluyordu halbuki o yıl lige çıksa aldığı ekonomik kazanımlar sonucu güzel günler geçirebilirdi ama lige çıkamayınca ekonomik sıkıntılar yaşanmaya başladı takımdan birçok oyuncu ayrıldı. Ankaragücü küme düşüp çok kötü günler geçirmeye başladı. Sami senaristliği bırakıp kendini kahretmeye başladı, tam da o vakitler bir gün beraber yaşadığımız evime gittim. Canım sıkkındı Sami'den ötürü, kapıyı açıp içeri girdim, evden ses gelmiyordu Sami diye seslendim ses çıkmadı yukarıya çıktım karşımda Ankaragücü formalarının altında Sami'nin cansız bedeni vardı şok oldum yine kahraman Sami yine şok olan bendim. Hayatımda ki ilk dostum, canım, gururlu kardeşim Sami ölmüştü, beni hayata bağlayan adam bu kez bana gol atmıştı, beni bırakıp girmişti. Gururlu adam demiştim Ankaragücünün bu durumunu gururuna yediremeyip intihar etti..

4 Kasım 2017 Cumartesi

Yağış Altı Kalıplar 3

Birgün sahilde oturuyorum ben zaten ya hep otururum ya uzanırım. Elimde 3-5 bira yudumluyorum her zaman ki gibi sahil kenarı olduğu için ayrı bir iştahla yudumluyorum biramı. İçiyorum demişken ben çok içiyorum be abi. Yalnız insanlar tutunacak dal arar ya bende hep aradım, ararken hep içtim bok gibi içtim. Tutunacak dal aslında ben kendimmişim içerken bunu anladım bok gibi içiyordum bu arada be abi. İçerken içimde ki nefretle çok savaştım, içtiklerim o yangına bir itfaiye eri gibi hortum çekiyordu ve ben mayhoş. İçerken zamanı evirdim kendi kül olmuş tarihi eser yapımın içinde ve zamanla tutunacak dalımın benim kendi küllerim olduğunu anladım. Sanırsam benim tarihi yapımı dokuyan içimde ki filozof demişti; insan küllerinden yaratılmıştır..

Yağış Altı Kalıplar 2

Sonra gider birgün, her zaman olduğu gibi kalırsın bir başına. Ondan sonra ki gün uyanırsın, uyanırsın uyanmasına da ama uyanmak istemezsin çünkü onsuz nefes almak istemezsin, boğazın düğümlenir, gözlerin yavaşça kararır, miden bulanır, daralırsın, canın acır, canın yanar, yaşayamam dersin, hiçbir şeyden zevk alamazsın, kendinden iğrenir kendini parçalamak istersin, ne kadar da ağlamam desen başını yastığın altına koyar saatlerce ağlarsın, ağlarsın be anasını satim ağlamam diyen yalan söylüyor, inanmayın.
Zaman geçer, zaman üstüne üstüne gelir, zaman burnundan gelir, zaman seni dört duvar arasına sıkıştırıp alıştırır seni sana.
Alışınca acıtmaz hiçbir şey seni, başın ağırmaz mesela hele ki canın hiç yanmaz en fazla oturup ağlarsın eskiden olsa canını yakacak şeyler için o da alışmaktandır.
Birgün sende kendin için savaşmaya karar verirsin genelde hep öyle olur zaten ama gecelerin güzel geçer açarsın bir Neşet Ertaş türküsü, yakarsın sigaranı, doldurursun rakını, içersin yavaş yavaş, yudumlarsın sigaranı, bir daha doldurur içersin rakını sonra bir ses gelir " yazımı ķışa çevirdin " diye. Deli gibi içer, içer durursun her türkünün ardından. Sonra mümkünse kusarsında ve gecenin en güzel kısmı, yatağına uzanıp düşündüğün herşeyin gelmişini geçmişine söver, sızar uyuyakalırsın..

3 Kasım 2017 Cuma

Yağış Altı Kalıplar 1

Bu hayatta hiçbir şey senin istediğin gibi yolunda gitmeyecek. Dünya tarihine bakın kimse herşeyi elde edemedi kimse herşeyin sahibi olamadı. Önünde binlerce kilo et olup da doyan Suud kralları oldu mu ? Olamadı. Olan varsa bana da gösterin örnek almam söz. En zengin olanı da senin kadar mutlu olamadı eğer sen kendin için toplum için çabaladıysan tabiki de. Ben şahsen görmedim çünkü bu hayatta herkesin istediği olsaydı hiçbir şey yaşanmaya değer olmazdı. Evet herşey kötü gidebilir bir çıkmaz da olabilirsin kuyunun en dibinde de olabilirsin işte tam da o nokta da tırmanmayı bırakıp sigara yakmayacaksın asıl o zaman başlıyor kavga, tırmanmaya çalışacaksın çünkü kuyunun sonunu görüyorsun görüyorsan çıkabilirsin ordan. Savaşacaksın! Gerek kendinle gerek taşlarla savaşacaksın ve o kuyudan çıkıp gökyüzünü cigerine pompalayıp atardamarların çatlayıncaya dek sigaranın tadını çıkaracaksın..

Bir Birşey Olabilsek..

Bir Birşey Olabilsek..

limana çıkan bir sokak olsak
kalbe konan sokağın sesi olsak
umuda koşan bir ağacın gölgesi olsak
sevgi doğuran bir çınar olsak
dökülen yaprak olup umut satsak
uçuşan kelebekler doğursak
gökteki tüm bulutların sesi olsak
çığlık çığlığa umuda bağırsak
bir kadının acısına dokunup
kelebeklerinden öpsek
bir çocuğun balonu olsak
onu umuda uçursak
bir madencinin parmakları olsak
onu çiçeklere dokusak
bir sıvacının küreği olsak
hep umudun yolunu kazsak
bir çöpçü olsak
konteynırlarda umut toplasak
bir bulut olsak
umut olarak yağsak
bir seks işçisi olsak
umuda göz kırpsak
bir pilot olsak
umuda uçsak
bir tiyatro olsak
metinlerine umudu kazısak
bir piyano olsak
umudu bestelesek
bir kitap olsak
umudu ağlasak
bir çift olsak
saatlerce umudu öpsek
bir AT olsak
nallarına umudu çaksak
bir birşey olabilsek
hep umutla kalabilsek
bir birşey dolabilsek
hep umuda koşabilsek..

Lacivert Gömlek..

Lacivert Gömlek..

Hayatınızda bir gömlek hiç takımızın kalecisi oldu mu bilmiyorum ama benim lacivert gömleğim hayatımın en önemli oyuncusuydu.
Annem almıştı gömleğimi, yıllarca hiç kıyamadım hep seyrettim giyemedim. Öper, koklar başucuma koyar uyurdum. Annemi her özlediğimde onu koklar ona sarılır izlerdim gömleğimi, ne kadar ilginçtir ki bir insanın sadece bir gömlek üzerinden özlemini gidermesi. Yıllar sonra annemin yerini aldı sandığım bir kadın tanıdım onu tanıyınca annemin küçükken hep düşündüğüm süper güçleri aklıma gelip giyiyordum gömleği belki o süper güçlerden nasiplenirdim diye. Birgün çok ıslanmıştık yağmurun hiç eksik olmadığı vaveyla bir kentte işte o gün çok ıslanmıştı o gömleği giydirmiştim kendisine günlerce onda kaldı ve birgün getirip bana vermişti yıkanmış ütülü bir şekilde. Sanki hayatta düzgün olmayan tek şey o gömlekmiş gibi çok düzgün ütülenmişti. Sonra aradan günler geçti bu kez o kadının eli değdiği, kokusu sindiği için giymedim kıyamadım. Hayatımda hep böyle ya sanki birilerinin eli değmiş bende ona değer verip hiç kıyamamışım dokunmaya. Günlerce giymeye kıyamadığım o gömleği bu sabah giymeye karar verdim çünkü o gömleğe kokusu sinmiş iki kadın hayatımda yoktu hayatımın en kısa en uzun en mükemmel en derin en manidar iki yokuşu yoktu ama ardından ikisinin de kokusunun sindiği elinin değdiği bir gömlek vardı. Düşünsenize hayatınıza damga vurmuş iki kadın bir gömlekte vücûd bulmuştu, o gömlekte bir olmuştu, o gömleğin en renkli duvarı olmuştu halbuki gömlek o kadar renkli değildi yani. Güzelce traş olup saçlarımı taradım, dişlerimi fırçalayıp gömleğimi giydim sanki o iki kadına çiçek götürecekmiş onlara sarılıp hasret giderecekmiş gibi bir havam vardı, sonra gömleğimin sol cebine elimi attığımda küçük bir uğur böceğine rastladım maket bir uğur böceği düşündüm düşündüm düşündüm... evet onun boynundaki uğur böceğiydi o an aklımdan geçti ayrılığımızın üzerinden yıllar geçmişti ama gömleği bana verdiğinde uğur getirsin diye sol cebime koymuştu aynaya baktım uğur böceğine baktım ağlamaya başladım mükemmel birgüne hazırlanırken saatlerce ona bakıp ağladım keşke yalnız bunun için sevseydim dedim keşke yalnız bunun için ağlasaydım dedim.
İşte böyle güzel gömlekleriniz olsun böyle güzel anılar gören, içine milyarların sığmadığı ,size değer veren insanların elinin değdiği, kokladığınızda ağlayabildiğiniz, sarılıp uyuduğunuzda rüyanızda sevdiklerinizi gördüğünüz, sonra hep bir sigara yakıp pişmanlığınızı yüzünüze vurduğunuz bir gömleğiniz olsun evet benim bugün çok şeyim var eskiden bir gömleğim vardı şimdi bonus olarak uğur böceğimde var neyse hadi çay içelim..

Kuş Gibi..

Kuş Gibi..

acıya susamış kuş gibi
yasaklar içinde dilsiz kalıyorum
sana dokunmak isteyen kuş gibi
umutsuzluk kavşağı doluyorum

kalabalık bir kuş yuvası gibi
acıyı buluyorum
yaşamak isteyen bir kuş gibi
acıya dokunuyorum

hüzünlü kuşlar gibi
acı bir şarabı tadıyorum
nağmesiz kuşlar gibi
ıssız oluveriyorum
otopsiye girmiş kuş gibi
macerasız kadavralar doluyorum..

Kişneme..

Kişneme..

sen bilebilsen
sen anlayabilsen
bir atın olsa da
binip gelebilsen

seni seviyorum ama
bu kişisel bir şey
kendi üzerine alınma!

herkes olaylara
olduğu yerden bakıyor,
geldiği yeri unutuyor
asıl sıkıntı bu!

boş ver cağnım ciğerim
her şeyi zamana bırak
baktın hiç olmuyor
sonra zamanı da bırak!

yeryüzünde
kaç tane gerçek var
ve bu yaşadığımız hangisi!

taşı sıksak
sorun çıkarıyoruz!

biz mi yanlış yaşıyoruz
hayat mı ömrümüzden yanlış
akıyor.. anlamadık ki!

hepimiz haklıyız
çünkü müşteri gibi
takılıyoruz hayata!

yaralarımı severim
yaralayandan ötürü!

iki yabancı dili
baba dilimiz gibi
süper konuşuyoruz:
İLGİSİZCE ve
ANLAMAZCA!

gire çıka.. gire çıka..
bunalım da yalama
oldu ya..

Sigaramın Umut Saçan Külü..

Sigaramın Umut Saçan Külü..


Bazen koşullar yarattığı ortamı bile algılayamıyordu.

Şule çok neşeli bir hayatının olduğunu zannetmek zorundaydı yaşamak için tek şansı buydu belkide.

Geçmişinde yaşadığı kötü anılar onu içten içe kemirmişti oysa o kadar güzel bir dünya taşıyordu ki içini kemiren kıssalarında ama nafile   her çağda karsımıza mutlaka çıkan pezevenk ruhlu adamlar bi damın daha üstüne kurulmuştu ve Şule daha 14 yaşındayken oturduğu apartmanın kapıcısı Rıza dayı tarafından şiddet ve tecavüze uğramıştı ondan sonra Rıza dayı kaç yıl hapis yatıp çıkmış bir daha da o sokağa gelmemişti o kadar ucuz kalmıştı herşey Şule ise bi ömür içini kemiren beynini sulandıran bi hap gibi o olayı yaşıyordu benliğinin dipçiklerinde.

Şule daha hiçbir şeyi kavrayamadan düşmüştü kıvılcımlaşan iç hesaplaşmalarına her defasında toplum sanki o suçluymuş gibi davranıyordu ona halbuki daha genç yaşında bir pezevenk hayatını mahvetmişti zorla acımadan dokunmuştu çiçek kokan tenine, Rıza pezevengi ise 2-3 yıl hapis yattıktan sonra hayatına kaldığı gibi pezevenkçe devam ediyordu. Olan Şuleye olmuştu ailesi çevresi herkes tarafından dışlanmıştı hiçbir suçu olmamasına rağmen bu kadar kolaydı herkes için bir gencin tecavüze uğrayıp suçlanması.

Şule yaşadığı çağın en afili acımasızlıklarına maruz kalmıştı kaç kez intihara kalkışsa da yapamadı ve başı dik bir davranış sergileyerek   Ay'ı Güneş ışığıyla suladı, kendisine yakışanda buydu her türlü acımasızlıklara diz boyu kahpeliklere başı dik durarak karşılık verdi hep gülmeye başladı sanki ağlayan sızlayan kendini suçlayan intiharlara kalkışan Şule gitti de güneş ısığıyla suladığı ayın tarlasında gülücükler saçan umut saçan bir Şule geldi.

Umutlar elbet birgün yeşerir, Şule umutları tüm düzenin altını üstüne getirecek bir şekilde bir çölün ortasında orman kurarcasına ağaçlar inşa etti. Hep dik durdu hep savaştı bu bidon düzenle onun bu savaşı yeryüzünde ki tüm kadınların savaşıydı.

Gün geldi Şule bir yangın külünün içinden Bülent'i tutarak kendi kurduğu ormanın oksijeni ile yaşattı Bülent'i yaşayan tüm ağaçlar gibi, eroin batağının en fiyakalı genci olan Bülent Şuleyle tanıştıktan sonra bu batağın içine bir fidan dikti tabi fidanı Şule verdi onun eline o fidanla bataklığı kurutup yeni fidanlar kurmaya karar verdiler.

Bülent aşık olduğu kadın sayesinde onun koro başını oynadığı bir şekilde kurtuldu o bataklıktan. Şule Bülent'i herkesin ona yaptığı gibi değil elinden tutarak çekti o bataklıktan ve basardı da bunu herkesin başaramayacağı bir şekilde ve sevdiler birbirlerini birbirleri için yaşadılar lakin yıllar evvel intiharlardan dönen Şule ve eroin batağının en son şırıngasında olan Bülent birgün birbirleri İçin yaşadığı ahşap ev de tüp patlaması sonucu yanarak kül oldular.

Şule ve Bülent o kadar birbirlerine, dünyaya umut benzini döktü ki  bedenleri bile birbirinden ayrı gömülmeye razı olmadı bir sigaranın külü gibi tüm sokaklara umut dağıtmak için yayıldı..

Kendimizi Kandırmak..

Kendimizi Kandırmak..


Bu hayatta kazanmak için uğraşanları pek de önemsememek lazım çünkü onlar kendileri için herkesi harcayacak kadar gözleri dönmüştür.

Sadece kendi çıkarları için acımasızca herkesi ezmeye çalışıp güya kendisini tatmin etmeye çalışanları asla sevmem. Hele ki kendi gelecekleri, çıkarları, hayatları için kimsenin gözünün yaşına bakmadan onları kapı dışarı edenler, onları hatalara boşluklara itenler var ki onlar bu dünyanın en düzembaz yaratıklarıdır. Bu durum hayatta ki en zavallı insanların halidir, onlar vaziyet böyle olunca herşey güzel olacak, mutlu olacağım, güzel şeylerim olacak diye düşünüyorlar en çok da bu güldürüyor beni.


Sadece kendinizi düşünmeyin dönüp bir etrafınıza bakın o zaman anlarsınız bu hayatta sadece siz olmadığınıza bir başkalarının da olduğuna inanacaksınız. Bu belki bugün zor bir durum olsa gerek, sizin için benim için ama gerçekten kaçılmaz bir gerçek bu, elbet birgün yüzüne bir boksörün attığı yumruk gibi çarpar bu patikalarda. Bu ironik hal ile işte o zaman hayatınızda yaşamadığınız bir pişmanlık yaşarsınız, bir dönüşüm yaşarsınız, hatta daha da ileriye gideyim büyük bir acı yaşarsınız, eğer bugün kendinizi tatmin etmek için birşeyler yapıyorsanız, eğer bugünü geçirmenin derdindeyseniz yani bugünü geçirmek derken yaptığınız yanlışların üstünü örtmekse amacınız, kendi çıkarlarınız vicdanınız için hiçkimse umrunuzda olmayıp kendinizi tatmin etmişseniz, başkalarını kendi çıkarlarınız için kırıp üzüyorsanız, yaptığınız hataları bir başkalarına yüklüyorsanız, en çok da siz yanılacaksınız. Çünkü sakladığınız hiçbir gerçek değişmez sakladığınız küçük bir oyuncağı bile yıllar sonra bulabiliyorsanız bunu çok iyi bilmeniz gerekir. Yıllar yıllar sonra çok mutlu olduğunuzu sandığınız zaman, çok zengin yada iyi bir hayatınızın olduğunu sandığınız zaman hatta çocuklarınızla mutlu olduğunuzu sandığınız zaman dönüp arkanıza baktığınızda kırdığınız, hor gördüğünüz, ittiğiniz herkes bir duvar gibi karşınıza çıkacak onun için kendinizi kandırmanın bir anlamı yok. Hayatınız sizin için önemli olabilir benimde hayatım benim için önemli ama kimse kendi hayatı için hiçkimseyi üzmeye yada onu ezmeye ona vurmaya hakkı yok bu hakkı hiçbir din, hiçbir yasa, hiçbir ahlak kanunu, hiçbir vicdan öne sürmüyor heleki inandığınız dinin gereği olarak o dinin kurallarına uymaya çalışıp güya vicdanınızı tatmin etmeye çalışıp birşeyler yapıp sonra az evvel bahsettiğim şeyleri rahatça yapabiliyorsanız umursamazca yapabiliyorsanız ilk önce kendi dininizi sorgulayın demiyorum kendinizi iyice sorgulayın diye öneririm. Hiçbirimiz bu hayatta masum değiliz bunu bilmemiz çok güzel bir durumdur hele ki bunu bilip farkına varıp ders çıkarmışsak ne mutlu bize ama eğer bunu bilip aksine hareket edip inkar edip saldırgan bir tutum sergiliyorsanız çok aşağılık olduğunuzu bilmenizi isterim, kendim de aynı davranışı yaparsam ben en büyük aşağılık olurum.

Bunlar bizim toplumsal sorunlarımız en çok kendimizde aramalıyız hatayı. Hep beraber güzel bir şekilde sevgi dolu şekilde yaşamak bence en güzel duygudur, en güzel yaşama biçimidir, en güzel gerçektir, en güzel yoldur çünkü sevginin olmadığı yerde merhamet de olmaz saygı da olmaz hiçbir şeyde olmaz. Eğer sevgi varsa insanlarda ve birbirlerini en güzel şekilde misafir ederlerse yüreklerinde, sıkıca tutunurlarsa her türlü olumsuzluğa karşı birbirlerine işte o zaman yenemeyeceğimiz hiçbir şey olmaz ve hiçbir engel olmaz. Sevgi varsa bu hayatta herşey düzelir diye düşünüyorum umarım yanılmıyorumdur umarım artık içimizde ki ön yargıları klişe duyguları en çok da bencilliğimizi bir kenara atıp sevgiye sarılırız diye ümit ediyorum, işte o zaman herşey güzel olacak.

Hepimizin bildiği gibi bu dünyayı sevgi kurtaracak aksini iddia eden bizden değildir de demiyoruz çünkü eğer bizden değildir dersek onu da kanatlarımızın altına almazsak bir farkımız kalmaz. kazanmak, bencillik, onur ve gurur bunlar oldukça hiçbir şey güzelleşmeyecek o kadar da kibirlenmeyi bundan emin olun sevgiyle kalmanız dileğiyle..

Zamansız Hayaller Kilisesi..

Zamansız Hayaller Kilisesi..

bağzı hayaller vardır
içimizdeki şeytana taş çıkartan belkide son bir cehennem meleğidir yukarıdan aşağıya
bir kova su gibi boşaltılan.

bir limandan yukarı sarkıttım ciğerimde biriken tüm balonları umut dağıtması için
tüm ipsiz bucaksız mahalle aralarına
pamuk şeker yiyen çocuklara
yada sokak başlarında
ayakkabı boyatan
koca yürekli dayılarımıza
ulaşamadı o balon
belkide ulaşmamak için
yola koyulmuştu
ama biz yine de
koskoca umutlarımızı
vuvuzela deliğinden sığdırdık
o patlayası balona

balon havalanıp havalanıp
patlayıp umut dağıtacaktı
tüm bizim gibi
hayalperest vücutlara
lakin balon
havalanıp havalanıp kayboldu hepimizin
nefes dolusu gökyüzünde
işte o zaman hayallerimiz
umutsuz vakalarla doldu
yeşil reçetesi elinde kaldı
birçok hastanın
yada pratisyen bir hekim tarafından yazılan ince uçlu ilaçlarımız kaldı elimizde
belkide
onlarla daha da mutlu olacaktık
kısa bir süreliğine
ama ne yazık ki gökyüzünde ki kuşlar izin vermedi buna balonlarımızı
umuda koşan kollarından
tutup kaçırıverdi
işte biz o an düşündük
kuşları plastik cetvellerle yaptığımız sapanlarla vurmaya..

Sevgili Maningrad'a..

Sevgili Maningrad'a..

Merhaba Maningrad öncelikle nasılsın, neler yapıyorsun? Çok isterdim mektuba daha güzel afili kelimelerle  başlamayı lakin hiçbir zaman güzel bir şekilde başlayamadık bir senaryoya bunu en iyi sen bilirsin. Sana şunu sormak istiyorum, Ah Maningrad! Neden gittin ? Oysa ben senin ayakkabında bulutları sulamıştım. Uzun zaman oldu hep senden mektuplar bekledim gelmedi bir türlü hep kayıkçıların küreğine takıldı biliyorum yoksa sen beni unutmazsın. Unutmazsın değil mi Maningrad? Çok bekledim seni bir iki fotoğrafın ve anılarınla yaşadım yıllardır. Beklemek çok zor Maningrad düşünsene bir AT'ın var çok hızlı koşuyor ama sen ona binemiyorsun bile seni beklemek de öyle bir şey hep özlem dolu boğaz dolusu kıvılcım dolu. Anılar demişken aklıma birşeyler doldu yine seninle paylaşmak istiyorum bilirsin anıları çok severim seni sevdiğim gibi. Bir keresinde beraber AT'a binmiştik seninle koskocaman bir bahçeye karşı o zaman ellerini sıkıca belime sarıp karanfil kokan gömleğimi koklamıştın, AT'tan korkmuştun ve indiğimizde sarılıp koklamıştın karanfil kokan gömleğimi. Her AT'a bindiğimde sen aklıma bir uçağın pergelleri gibi sarılıyorsun. Aklıma sarılmak demişken söyliyeyim sana hasret dolu hikayeler biriktirdim çık gel aklımın sarıldığın köşesine.
Ah Maningrad !
Büyük ormanların salonunda  bana ilk çay koyduğunda sana tutam tutam papatyalandım.

Hatırlar mısın o günü bana ilk çay koyduğun günü, o gün yaşanan herşey dünyanın en gününe dahil. Güzel bir arka bahçenin yeşermiş elmaları gibiydi o gün. O gün bir bidon sütün verdiği meyveler dolusu bahçeleşmişti dünya. Dünya demişken senden sonra dünya bir gökkuşağın renklerinde buharlaşmıştı yada ne bileyim Kireçburnu sahili tütmüştü sıvazlanan burnumuzda. O gün anlatılmaya kalkınsa sayfalar yetmez o günün rengarenk buharına.
Hatırlar mısın deli gömleğini giyip o koskoca evrimleşmiş bahçeye dönük gülüşler atıyordun gökyüzü dolu yüreğime. O gün çay koydun bana be ilk kez çay koydun bir yerlerden sivrilen gönlüme. O gün çok başkaydı Maningrad. O kadar yüklem doluydu ki anlatınca o günlere dönüyorum.

Neyse Maningrad ben uzun tutmayayım senin o sırma yüreğini, gözlerin yorulur sonra bilirsin gözlerin dünyayın en güzel uykusudur uyuyunca uyanılmaz bir rüyadır.

Anılarımız gibi kal Maningrad..

Sana güzel anılar bırakan Moderado.

2 Kasım 2017 Perşembe

Annem Beni Öptü..


Annem Beni Öptü..

Güneşli güzel birgünün en kötü yanı evde oturmaktır, hele ki yaşadığınız şehir uzun zaman sonra ikliminde bu denli bir yumuşama yaşamışsa bu daha da kötü bir durumdur.

İşte böyle bir şehirde, böyle bir günde evde yalnız başına oturuyordu Nejat. Yorgun, bitkin bir şekilde oturuyordu, elleri avuçlarının arasındaydı ah ah diye inliyor sıkıyönetim dönemlerinde işkence görmüş bir delikanlı gibi aldırış etmiyordu işkence gördüğü yerlerine sanki sıkıyönetim döneminde içeri tıkılıp feci bir işkence gördükten sonra herşeye rağmen duvarın dibinde oturmuş sigarasını yudumlayan bir mahkumu andırıyordu onun bu tavrı. Nejat bedeninin çektiği büyük acıya rağmen duvarın dibinde oturup ateş kullanmadan sigara içiyordu sanki birazdan ölecekmiş gibi çok içten yudumluyordu sigarasını elinde ise hiç vazgeçemediği birası vardı herşeye inat ölüme göz kırparcasına içiyordu iki kardeşi. Evinin duvarlarını sürekli unutkanlık yaşadığı için geçmişinin de çok önemli yer edinen bağzı şeylerin posterleri, not kağıtları vb. farklı şeylerle doldurmuştu ve bunun çok acı birşey olduğunu anımsayıp bedeninde ki virüslerden çok acıttığını söyleniyordu sürekli ama kim olduklarını hatırlamıyordu.

Uzun zamandır hiçbir şeyi hatırlamıyordu Nejat, hatırlamak istediği şeyler vardı ve bugün hatırlayacaktı, hatırlamak istiyordu, o günün bugün olduğunu biliyordu, ondan ötürü evden çıkmadı bugün. Artık pek bir vaktinin olmadığını biliyor ona göre hatırlamaya çalışıyordu. Duman altı olan bu evin heryerinde kağıt parçaları, bira şişeleri, sigara paketleri, cigara yaprakları, not kağıtları, fotoğraflar, kaç anı defteri ve birçok şey vardı. Çok dağınık bir evdi tıpki Nejat'ın kafasında ki imar bekleyen projeler gibi ama bugün son kez denemek istiyordu hatırlarsa gözü açık gitmeyecekti ve çok şey yazmıştı önce onları okudu geçmişinin nasıl olması gerektiğini yazmıştı o yazdıklarında, sonra açıp herşeye bakıp hatırlamaya çalıştı. Birşeyler hatırladı sanki annesini öptüğünü hatırladı önce, bu yazdıklarında vardı çünkü annesine büyük bir özlem duyan Nejat bunu hatırlamıştı ve mutlu olmuştu yıllar sonra, belki de mutlu olması kapıyı aralayacaktı herşeyi bir bir hatırlayacaktı.

Evet tam da öyle oldu annesini öpen Nejat hatırladı 4 yıl öncesini, evet evet hatırladı onu bugüne getiren o günü hemen sigarasını yaktı sigara onun bu hayattaki en büyük dostuydu onunla paylaştı yıllarca beklediği bu anı. Açtı yazdıklarını tek tek okumaya başladı daha da hatırladı birşeyleri ve o güne geldi ' her zaman dönüp dolaşıp o güne geleceğimi biliyorum ' diye yazmıştı öyle de oldu o güne geldi, herşeyi yeniden yaşayacaktı.

4 yıl evvel güzel bir üniversitenin güzel bir bölümünde öğrenim görüyordu yıllarca hayatında hiçbir şeyi umursamayan Nejat, hayata bakış açısıyla çok dikkat çekilen bir tipti ama sonrası pek de öyle olmamıştı ama en azından o güne kadar öyleydi. Yaşadığı birçok olumsuzluğa rağmen hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu, eğlenmeyi aşırı seviyordu, alkole ve sigaraya aşırı düşkündü, çok çapkındı, gezmeye bayılır, kitap okumak için vakit ayırmıyordu okuyordu çünkü. Aşırı umursamaz olması onun sonunu getirdi desek yeridir çünkü o bunu biliyordu ve bugün bunun farkına varmıştı. Devam etti hatırlamaya mükemmel bir hayatı olan Nejat gribe yakalanmıştı ilk kez grip olmamıştı ama bu grip öteki gripler gibi değildi birden herşeyi yolunda giden Nejat'ı Haziran'ın sonunda bir felakete sürükleyecekti hemen burda açtı çok sevdiği bir şairin ' Hatırlat da haziranın sonlarında çocukluğumu yakalım ' şiirini okudu gözleri doldu, ağladı. Geçmişinin şaraplarını dolaptan çıkardı hatırladıklarıyla.

O güne gitti tekrar Nejat, hayatının en kötü günü değildi ama kendi elleriyle en kötü günü yaptı, Haziran'ın sonlarında hayatını yaktı. Günlerce hiç olmadığı kadar yorgundu o hiperaktif hayatında ilk kez yorgun düşmüştü, kas ve eklemleri ağrıyordu, garip bir hal almıştı ve bu kaç günün sonunda kan kustu ilk kez bu durumu yaşadığı için endişelendi çocukluğunun geçtiği hastanelere bu kez hasta olduğu için gitti. Annesi hemşire olduğu için hastane de büyüdü zaten hep ilaç kokardı bugün yaşadığı duygusallığının temelini de burdan almıştı. Hastaneye gitti, doktora başvurdu tahliller falan alındı sonra doktor Nejat'ı odasına çağırıp görüşmek istedi, doktor Nejat'ın  gözlerinin içine bakınca kötü birşey olduğunu anladı Nejat, çünkü ne zaman biri onun gözlerinin içine bakarsa kötü birşey diyecek diye kaygılanırdı aslında haklıydı da çünkü yoksul bir mahallenin küçük bakkalı olan babası öldüğünde annesi gözlerinin içine bakıp söylemişti babasının öldüğünü, bundan dolayı çok korkardı ve öyle de oldu korktu. Doktor hasta olduğunu söyledi virüs kaptığını söyledi ve birtakım sorular sormaya başladı, Nejat şok geçirdi çünkü o hep toz pembe bakardı kötü birşey onu bulmayacak diye düşünürdü ama ne çare ki bulmuştu onu hemde en kötüsü. Kabullenmedi itiraz etti doktora ama doktor büyük bir üzüntüyle kabullenmesi gerektiğini söyledi ve hemen tedavi olması gerektiğini söyledi, bunu kabullenmen gerek Nejat herkesi bulabilir bu virüs seni de bulmuş önemli olan seni bulması değil seni kurtarmak dedi ve sigara, alkol, cinsel ilişki, kirli ortamlardan mutlaka uzak durmasını söyledi aksi takdirde bu onun sonu olacağını söyledi doktor. Nejat babasından sonra ilk kez ağladı, yıllarca gülen, güçlü olan Nejat bir kediye bürünmüştü. Mutlaka tedavi olması gerekiyordu HIV virüsünden kurtulması için aksi takdirde karaciğer yetmezliği, siroz hatta daha da kötüsünü yaşayacaktı. Hastaneden çıkıp eve gitti Nejat, açtı rakısını yaktı sigarasını ve olmazsa olmazı Neşet Ertaşı, bu aklına geldiğinde evde bulunan plaktan bir Neşet Ertaş müziği açtı sigarasını her zamanki gibi yine yudumluyordu. Ne yapacaktı bilmiyordu çok çaresizdi, çok korkmuştu. İzlediği filmlerin, okuduğu kitapların karakterlerinin etkisinde kalıp korkmuştu, çok üzgün bir şekilde günlerce dışarı çıkmadı ilaçları da kullanmaya başladı. İlaçlar epey ağırdı, psikolojik bir bunalım yaşamaya başladı ve günler sonra hiçbir şeyi takmama kararı alıp eski hayatına dönme kararı aldı. Çünkü kendisini taşıyamayan bir adamdı, bir virüsü taşımayı asla kabul edemiyordu. Eski hayatına döndü, tedaviyi reddetti, alkol ve sigarayı aşırı tüketip, sağlığına dikkat etmemeye başladı. Nejat güçlü bir adamdı ama bazen insanın kaldıramayacağı gerçeklerin olduğunu düşünüyordu, o da kaldıramayacağını bildiği için kabullenmedi lanet olası virüsü. Günler aylar geçiyordu Nejat ölüme göz kırparcasına çılgınca içiyordu artık başka maddelerde kullanıyordu çünkü herşeyi reddetmişti ve hastalığını herkesten saklıyordu gayet iyi de başarıyordu. Kimsenin bilmesini istemiyordu, kimsenin ona o gözle bakmasını istemiyordu, kabullenemezdi. Öyle de yapıp hep sakladı hastalığını görünmeyen virüs gayet iyi saklanmıştı. Birgün bir barda birasını karanlıklar içinde yudumlarken birisi gözüne çarptı,  çok çapkın olan Nejat hastalığından sonra sürekli çapkınlık yapıyordu ama sonrasında aylarca çapkınlık yapmamıştı. O gün barda gördüğü kadına epey baktı neyse diyip içmeye devam etti sonra kadın ona baktı Nejat'ın dikkatini çekmeyi başarmıştı. Nejat kadına sigara uzattıktan sonra kadında olumlu bir tepkide bulundu, sonra tanıştılar.

Aslında Nejat kadınlardan kaçıyordu bir süredir, beraber kaldığı kadınlarla belli bir ilişki yaşadıktan sonra kaçırıyordu kendisini onlardan, hatta hayatı boyunca kimseye sarılıp uyumamıştı o zamana kadar. Işıl, Nejat'a göre çok daha monoton yaşayan bir kadındı, Nejat'la bir süre beraber takıldıktan sonra birbirlerine aşık olduklarının farkına vardılar ama ikisinin de birbirinden habersiz büyük korkuları vardı. Nejat hastalığından ötürü çok korkuyordu ama aşık olmuştu bir kez. Işıl ise Nejat'ın yaşantısından korkuyordu çünkü Nejat çılgınlar gibi yaşıyordu onun aksine ama birşeyin farkında değillerdi aralarında ki büyük farklara rağmen aşk, sevgi onları bir araya getiriyordu, bu sevginin gücünün bir kanıtıydı. Başta herşey güzeldi Nejat'ın yaptıkları, Işılın yaptıkları karşılıklı olarak birbirlerini memnun ediyordu. Sonra devam ettiler, güzel günlerin sonunda kavgalar, hakaretler başladı aslında Nejat, Işılın onun hastalığından şüphelendiğini fark etmişti ve kendisinden soğutmak için birtakım saçmalıklar yapıyordu, Nejat ilk kez bir kadına sarılıp uyuyordu sabahlara kadar ağrılarından ötürü uyuyamıyordu, dudaklarını sıka sıka parçalamıştı, kaslarını da kontrol edemiyordu, Işıl da şüphelenmişti ama Nejat onu da kandırmayı başarmıştı. Nejat ışıldan sonra ilk kez kaygılanmıştı birşeyleri düzeltmek istiyordu Işıl için iyileşmek istiyordu çünkü Işıl Nejat'ın hayatına çeki düzen vermesini çok istiyordu ve bunun için çabalıyordu, Nejat ise kendisinden soğutmaya çalıştığı için de pişman olmuştu ama herşey için çok geçti çünkü ışıl kararını vermişti, gidecekti Nejat'tan. Öyle oldu Işıl gitti, Nejat ise iyileşmek için çabalamaktan vazgeçmişti. Güzel bir filmde geçiyordu ' sevmek de yetmiyormuş bazen, çok önceden rastlaşacaktık ' repliğini söylendi durdu günlerce Nejat. Işıl gitti ve Nejat bir daha hiç toparlanamadı, içti durdu kendini tamamen virüslerin duvarına ördü. Günler geçtikçe Nejat daha da kötü oldu Işıl hayatındayken bir nebze de olsa düzelmişti herşey ama sonra gitti herşey daha da berbat bir hal aldı. O yıl Nejat okulu bırakıp uzaklara gitmeye karar verdi, hani hepimizin hep isteyipte başaramadığı uzaklar varya işte tam da oralara. Ve gitti, ülkesinin en büyük şehrine yerleşip çevirmenlik yapmaya başladı, akşama kadar kazandığı parayı içip tüketiyordu eski Nejat yoktu kilo vermişti, saçları dökülmüştü, vücudunu yaralar sarmıştı ve herşey için çok geç kaldığının farkındaydı ama onun için en kötüsü yaşamaya olan umudu ve umursamazlığı tükenmişti işte onu bu bitirmişti. Sonra akli dengesini kaybetmişti kısmen ve büyük bir bunalım yaşıyordu, tükenmişti ve günlerce kan kusmasından sonra kapatmıştı kendisini dört duvar arasına. Kimse Nejat'a ulaşamıyordu, ne Nejat'tan başka kimsesi olmayan annesi nede düşlerinde ki büyük Işılı.

Nejat herşeyi hatırladıktan sonra pişmanlıkları için ağladı ağladı, yaktı sigarasını son kez birasını yudumlayıp artık vaktinin geldiğini düşündü. Çünkü artık ağrılara dayanamıyordu daha da fazlası vardı şimdi aylarca yıllarca hatırlamak istediği şeyleri hatırlamıştı en çok da annesine sarılıp ağlamak onu koklamak istiyordu bunun içinde geç kalmıştı. Ve geceyi bekledi çünkü hayatta en büyük tecrübeleri geceleri öğrenmişti Nejat. Yıllar evvel Işılın öptüğü avucuna aldığı neşteri annesinin öptüğü bileklerine doğru götürdü babasına da çok kızgındı onu bırakıp gittiği için, neşteri bileğine doğru götürüp kesti bileğini belki de onun için bir kurtuluştu ölüm ve oturduğu duvara bakıp dalıverdi posterlere çalan müzik eşliğinde, elinde son sigarası vardı yıllar evvel beraber sigara içtiği Işıl vermişti ona ve Nejat bugün için saklamıştı bu sigarayı ama sonradan hatırladı kimin verdiğini, sonra ağzında çıkan son sözlerle veda etti hayata.

Ölmek üzere olan birinin son sözlerini kimse bilemez..