28 Haziran 2016 Salı

SABAHATTİN ALİ

SABAHATTİN ALİ

1907 de önyargılara karşı bir güneş doğdu Gümülcine de. Gümülcine de başlayıp Türkiye-Bulgaristan sınırında biten 41 yıllık kısa ömrüne neler sığdırmadı ki o güneş. Birçok eser bıraktı bizlere kısacık ömrünün tükenmez kalemi.Hikâyeleri gibi novella bakışları ve önünde ki keskinsem perdeleri birçok şeyi anlatıyordu aslında.41 yaşına sığdırdığı elle tutulabilen kuyruklu yıldızları,Azrail’in intihar mektubunu da öngörmüş söylemişti o sözleri;
“Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.”
O kalem hiçbir vakit unutamayacağımız Markopaşaları, Kuyucaklı Yusufları, Kürk Mantolu Madonnaları, öyküleri, Raif efendinin saf yüzünü ve birçok eseri bıraktı yıldızsız gökyüzümüze ve bunları bize bırakarak Türk edebiyatının en önemli isimlerinde biri oldu. Hepimiz onun birer öğrencisi olduk yazdıklarıyla ve bizden sonrada devam edecek tarihin dengesi. Sabahattin Ali’yi anlamak en önemlisi. O anlaşılınca ne kadar muhteşem bir yaşam sunduğunu kavrıyorduk yazdıklarında ve bestelenen şiirlerinin birer ahengi oluyorduk paçalardan damlayıp yeniden hayat bulmuş damlalar gibi. Yâda bir mısranın gizli fikri oluverirdik şifrelerin dışladığı çarşaflarda. Zincirlerini kırıp hipodromdan kaçan anarşik bir AT olabilirdik onu anlayarak. Bir başına kalmış yazısız karikatür de olabilirdik Sabahattin Ali’nin psikanaliz seansında. Onu anlamayı denemeliyiz önyargılardan arınmamış iltihaplı sendromlarımızda.

Saygıyla anıyorum birkaç cümleyle anlatılmayacak koca yürekli Gümülcine güneşini ve Sabahattin Ali diyorum bir daha gelmeli dünyaya.

Nabıcaz be Kamil!

-Nabıcaz be Kamil! Hep umudun rengini mi arayacağız yoksa bir renk belirleyip umudumu karalayacağız üstüne?

Mesela ben beyazı umudun rengi olarak görmüyorum. Çünkü beyaz; kirlenmiş masumiyeti, yalanlarla yelpazelenmiş istikrarı, asal olmayan asaleti, kafasından azat edilen bir AT’ın temizliğini ifade eder. Huzur ve güvende vermez açıkçası. Huzur ve güven verseydi hoyratça akan kanın kirliliğinde boğulmazdı yada ne bileyim mürekkepten damıtılan herhangi bir paçavranın rengine kapılıp masumiyetini ayaklar altına almazdı. Veyahut çok sıradanlığın paranoya sofrasında kaybolup vebaya yakalanmazdı beyaz. Her pislikten, her renkten, her kendini kaybetmiş suç dilemmalarından bir şey kapıp aslını kaybetmeseydi belki de benim için umudun rengi olurdu kışın mecazi sofrasında karalanmış beyaz.

MİLENA’YA FOTOĞRAFLAR

FOTOĞRAFIN ÖYKÜSÜ


 MİLENA’YA FOTOĞRAFLAR
2016 yılının mart ayıydı. İkindi vakti uyanmıştım. Kahvaltı yaptım, canım sıkkındı ve birazda kapkara gölgelerle sarılı uykum vardı. Aslında uykuya doymazdım sorun buydu. Rutubet düşünceler gibi canım sıkkındı, tıpkı siyah beyaz fotoğraflardaki sebepsiz bakışlar gibi. Bizim buralarda canı burnunda olanlar sahile atar kendini rutubetten kaçıp nefes alabilmek için ben de bu yola başvurdum. Anlamını yitirmiş fotoğraflar gibi dolabımda bekleyen makinamı da yanıma aldım belki daha iyi nefes alırım diye, küçükken ebeveynlerimizin kullandığı Vicks gibi. O ansızlıktan kendimi insanların nefesi olan sahilde buldum. Kitabımı unutmuştum ama sıcak çay bulamayacağım için bize çay niyetine sattıkları soğuk şekerli sulardan almıştım. Bir köşede oturup soluklanayım dedim o arada şekerli suyumu şizofren nefretler içinde yudumlayıp müzik dinlemeye karar verdim bir an kararan soğuk meziyetli yaprakları canlandırmak istedim kafamdaki muamma travmalarda. Bir an bahar yapraklarının yeşermiş tonuna motive ediyordu beni, hafiften çalan evcil bağnazlığın ruhuma işlemiş melodisi. Bir ara gözlüğümü çıkarıp etrafa bakındım yakınımda güneş ışığının en renkli tonu gibi bir şey çarptı. Ayağa kalkıp ona yöneldim bir kitaptı güneş ışının en renkli tonu, aslında ilk baktığımda anlamalıydım bunun kitap olduğunu başka ne aydınlatırdı ki insanın kafasında ki birlerce tonu. Otobüsün arka koltuğunda unutulmuş bir çocuğu andırdı bir an bu kitap. Elime alıp incelemeye başladım. Franz Kafka’dan Milena’ ya mektuplar şeysiydi. Aslında uzun zamandır okumak istiyordum bir an gülümseyip kitabı açtım açtığım sayfada aynen şunlar yazıyordu; “ anlaşılmaz bir insansınız Milena’ ya! Derdiniz bin parça başkalarını, beni düşünüyorsunuz. Uykusuzluk çektiğim için üzülüyorsunuz.” Uykusuz ve canı sıkkın birinin bu sayfaya, bu söze rastlaması alelade bir şey değildi. Çok şaşırdım sessizlik denen kadavraya rastlar gibi. O an düşündüm acaba benim içinde kimse üzülüyor mu diye güneşe karşı pişkince sırıtır şekilde, sonra yok ya dedim en pişkine pişkince sırıtmak kadar saçma geldi birinin benim tek bayraklı uykusuzluğuma üzülmesi. Sonra bu savsak sorular kavşağında kitabı aynı şekilde yerine koydum ve bu anı, amansız tesadüfü, tesadüf ötesi bol paçalı kumaş pantolonu ve kafamdaki o çılgın soysuz soruyu ölümsüzleştirmek için fotoğrafını çekmeye karar verdim. Deklanşörü göğsüme sonuna kadar basıp fotoğrafı çektim sonra da bizim sahilin en güzel yanı olan mutlu mutsuz herkesin bir arada olduğu kalabalığa karıştım.


Mutsuzlar Uyudu..

Mutsuzlar uyudu..

Toplumda klişe bir söz vardır: “Mutlu olanlar uyudu, mutsuz olanlar uyumadı.” diye. İşte bu sözü reddediyorum ben, bağzı bedenlerin toprağı reddettiği gibi. Mutlu insan neden mutluluktan kaçsın, neden mutluluktan mutluluk peydahladığı bir tekneyi terk etsin ki? Mutlu insan mutluluğunun, sevincinin tadını çıkarır kan fışkırışlarına inat, uyku ihtiyaç olmadığınca aklına bile gelmez. Mutluluktan uyuyan insana hiç rastlamadım. Evet, kafası AT kadar rahat olabilir ama bu yemyeşil bir bahçeden kaçma imtiyazını sunmaz. Mutluluk saksıdaki ilk tomurcuktur bu tomurcuk görmezden gelinmez. Mutluluk iki ruhun bedenlerinden akıp kana kana akmasıdır. Bu durumda mutlu olanlar neden uyusun ki hem de kaybedecek mızrap vuruşlarının kıyısında, denize sıçrayan su damlası nağmelerinde. Ben mutlu olunca uyumam belki bir daha olamam diye belki de bir daha gecemde güneş açmayacak diye. Ben mutlu olunca uyumam belki bir daha olamam diye belki bir daha gecemde güneş açamayacak diye. Ben mutlu olunca uyumam belki bir daha papatyaları öpemem diye. Ben mutlu olunca o sıcak meltem rüzgarına bir daha rastlamam diye uyumam. Mutluluk dişimizde parlayan kıyı kuytu pirinç taneleridir, uyursan bir ihtimalin yok oluşu gibi. O iliklerinin yüreğinde ki sıcaklığını kimse kaybetmek istemez.
Ama mutsuz olmak öyle midir? Değil, tabi ki…
Mutsuz insanın kaybedecek bir şeyi yoktur, çaresiz hasta gibidir. Kaçmaktan, saklanmaktan başka çaresi yoktur. Bazen bir köpeğin salyası kadar yalnızdır. Bazen hipodromdaki AT kadar çaresizdir. Onun için mutsuz olanların mutluluğu arayışıdır uyku, orada saklıdır kaçmanın fısıltıları. Belki bir ihtimaldir uyku, mutsuzlar için, tıpkı güvertede ki martılar gibi. Mutsuz insan bazen camii avlusunda bırakılmış bir çocuk gibi hisseder kendini. İşte tamda bu noktada ihtiyaç duyar uykuya ve yatağına attığı kıvrak çalımlardan sonra uyur.
“Ve mutsuz insan uyumaktan başka çare kalmadığını anladığı için uyudu dünyanın tenha duvarında, ama mutlu insan mutluluktan uykusuzluk peydahladı kalabalık evrenine.”
Avucumuzda kalan son avuntu parçalarının aslı buydu bana göre.

Mutsuz olanlar uyudu, mutlu olanlar uyumadı..

MİLENA’YA FOTOĞRAFLAR

FOTOĞRAFIN ÖYKÜSÜ


 MİLENA’YA FOTOĞRAFLAR
2016 yılının mart ayıydı. İkindi vakti uyanmıştım. Kahvaltı yaptım, canım sıkkındı ve birazda kapkara gölgelerle sarılı uykum vardı. Aslında uykuya doymazdım sorun buydu. Rutubet düşünceler gibi canım sıkkındı, tıpkı siyah beyaz fotoğraflardaki sebepsiz bakışlar gibi. Bizim buralarda canı burnunda olanlar sahile atar kendini rutubetten kaçıp nefes alabilmek için ben de bu yola başvurdum. Anlamını yitirmiş fotoğraflar gibi dolabımda bekleyen makinamı da yanıma aldım belki daha iyi nefes alırım diye, küçükken ebeveynlerimizin kullandığı Vicks gibi. O ansızlıktan kendimi insanların nefesi olan sahilde buldum. Kitabımı unutmuştum ama sıcak çay bulamayacağım için bize çay niyetine sattıkları soğuk şekerli sulardan almıştım. Bir köşede oturup soluklanayım dedim o arada şekerli suyumu şizofren nefretler içinde yudumlayıp müzik dinlemeye karar verdim bir an kararan soğuk meziyetli yaprakları canlandırmak istedim kafamdaki muamma travmalarda. Bir an bahar yapraklarının yeşermiş tonuna motive ediyordu beni, hafiften çalan evcil bağnazlığın ruhuma işlemiş melodisi. Bir ara gözlüğümü çıkarıp etrafa bakındım yakınımda güneş ışığının en renkli tonu gibi bir şey çarptı. Ayağa kalkıp ona yöneldim bir kitaptı güneş ışının en renkli tonu, aslında ilk baktığımda anlamalıydım bunun kitap olduğunu başka ne aydınlatırdı ki insanın kafasında ki birlerce tonu. Otobüsün arka koltuğunda unutulmuş bir çocuğu andırdı bir an bu kitap. Elime alıp incelemeye başladım. Franz Kafka’dan Milena’ ya mektuplar şeysiydi. Aslında uzun zamandır okumak istiyordum bir an gülümseyip kitabı açtım açtığım sayfada aynen şunlar yazıyordu; “ anlaşılmaz bir insansınız Milena’ ya! Derdiniz bin parça başkalarını, beni düşünüyorsunuz. Uykusuzluk çektiğim için üzülüyorsunuz.” Uykusuz ve canı sıkkın birinin bu sayfaya, bu söze rastlaması alelade bir şey değildi. Çok şaşırdım sessizlik denen kadavraya rastlar gibi. O an düşündüm acaba benim içinde kimse üzülüyor mu diye güneşe karşı pişkince sırıtır şekilde, sonra yok ya dedim en pişkine pişkince sırıtmak kadar saçma geldi birinin benim tek bayraklı uykusuzluğuma üzülmesi. Sonra bu savsak sorular kavşağında kitabı aynı şekilde yerine koydum ve bu anı, amansız tesadüfü, tesadüf ötesi bol paçalı kumaş pantolonu ve kafamdaki o çılgın soysuz soruyu ölümsüzleştirmek için fotoğrafını çekmeye karar verdim. Deklanşörü göğsüme sonuna kadar basıp fotoğrafı çektim sonra da bizim sahilin en güzel yanı olan mutlu mutsuz herkesin bir arada olduğu kalabalığa karıştım.



AT GECELİKLERİ

1
Adını söverken ağzıma sıkışıp kalan harfinden öperim.
2
Yalnızlar sokağında kalabalık bir kenti oynuyoruz.
Yağmurda yalnızlığımızı teselli eden şemsiye gibi.
3
Kahrolsun bağzı sensiz gülümsemeler.
4
Ah sen!
Çay içerken yaktığım sigara,
bir sonraki fotoğrafımın harikulade mimarı.
5
Senden öncesi pek mühim değildi.
Sonra seni gördüm tenha bir kalabalıkta zaten
Sonrasını ben bile bilmiyorum.
6
Bağzı şeyleri söylemek için susuyorum
7
Dudaklarından süzülen ince belli çay olmak istiyorum,
bilirsin seni de çok severim çayı da.
Neyse hadi koy da çay içelim.
8                        
Hep bizi sevenleri üzmedik mi?
O zaman neyin masumiyeti bu?
9
Senin gölgenin yalnızlığında kronometremi
tuttuğun vakit sana maruz kaldım.
Çünkü sana ancak maruz kalınır.
10
Senin verdiğin nefesi içime çekerek
sendeki ruhumda nikbin bir hava inşa ediyorum.
11
Ben yazarken hep fotoğrafına yer verdim
hayatımda.
12
Muazzam bir kütle halinde büyüyen
kayıtsız şartsız bağlanan başka
nasıl bir duygu olabilirdi ki?
13
Kafamın içinde oraya buraya kaçan
bir türlü yakalanmayan bir şeyi tutmaya
çalışır gibi maruz kalıyordum sana.
14
Seni masumiyetimin müzesine gömüyorum.
O masumiyet hep kalacak,
o müze hep yaşayacak.
15
Yağmur yağıyordu,
kirpiklerinin etrafındaki damlalar dünyayı ıslatıyordu.
Dünyanın ıslanmaması mümkün müydü?
Mümkün değildi galiba.
Dünyayı ıslatan kirpiklerinin damlalarından öperim.
16
Ve sen kırlangıç kuşlarının sokağında
kırık bardaktaki çay,
sen ki küçük çocuklar gibi yüzümüze gülen bahar.
Neyse “SEN” anlatmaya yetmez.
17
Kalabalık bir şehrin en cüz’i köşesi olmalıydık belki de.
Gerçeklerin amansızca dışa vurulduğu yer.
18
Hayatımda karşılaşmadığım birinin gülüşü,
Ansızın benim için nasıl bir noksan olabilirdi ki?
Bakın bu bir dramdır.
19
Sana güneşin batışında küfür ediyorum,
sana hiç aklımdan çıkmayışında küfür ediyorum,
sana ağız dolusu küfür ediyorum,
sana, sana hep küfür ediyorum!
Sahi sevmek de küfürdü ya.
20
Şizofren bir morgda kronik bir hastanın
absürt gülüşünü oynuyoruz.