28 Aralık 2018 Cuma

bir çocuk ile bir adamın hikayesi

bir çocuk ile bir adamın hikayesi

çocuk yaşlı başlı
ağlamakta
çocuk verdiği sözü hatırlamakta

adam saçları aklı
huzurda oturmakta
-verdiği sözü unutmuş-
rahatlıkta

adam yaşlı başlı
alışmakta
konuşmaya başlamış hatta

çocuk süslü püslü yatakta
ağlamaya başlamış
açlıkta




25 Aralık 2018 Salı

bir portre sıcak astronomi

bir portre sıcak astronomi

gökyüzünün hiç bakılmamış yanı
kimsenin uğramayacağı kaftan
bir çift gözbebek
ve içi dolu birer damlacık
süregelen yalnız bir anatomi
hep ince 
biraz derin 
çok serseri rehber 
mıknatıs dikenli 
araya sıkışmış kaç yıldız 
kaç açmamış ay 
gözbebeklerinin yanında sönük kalacak
güneş resitali

tüm mevsimlerin kaybolduğu
bir tebessüm
namütenahi bir bakış
her biri ayrı bir anarşik mimik
ayrı bir tını
ayrı bir doku 
ayrı bir tutku

kuyruklu yıldızlara 
şekil vermiş bir burun
gogolun kaleminin ilhamı 
parlak ve de asil sırça bir köşk

samimi birer yağmur 
sağanak bir kargaşa
üzerimize sinen gölge 
bizi bize tarif eden şöhretli ışıltı 
üzerimize düşen yağmur taneleri 
onlar kadar sade  
ve de yürekli

orgazm bulutlar boşalırcasına
dökülen suyun kuvveti
saçlarını teğet geçen siyah rüzgarın
karanlıklar içine sindiği ışıltı..

bir şiirin anatomisi


bir şiirin anatomisi

ağaç çok iyi yeşerirdi
dallarına böcekler kuşlar konardı
öperdi
bir gün ay doğdu
kuşlar çerçevelendi orada
bir kuş uçtu üzerinden
dallarına sıçtı
ağacın tüm dalları kırıldı

aylar yıllar geçti
bir gün güneş doğdu
dalların arasında
yeşermek kökten kıvrıldı
daha da yeşerdi eskisinden
gün geçti ay geçti
ağacın yaprakları soldu
güneş ışığını çekti
dallar kurudu
yapraklar döküldü

bir gün güneş yine açacak
bir gün güneş açtı
bir gün güneş
bir gün
bir
güneş

Şiirin Beslenişi
Manipülasyonlarla dolu günlerin içinde sığırcık dolu fikirler olur hep. Bir ağacın dalları gibi kıvrımlı olur bu. Her kıvrım bir fikrin diğer fikirle kalaşnikoflarla çatışmasıdır. Fikir her zaman aynı çizgide olmaz tıpkı aşk gibi hayat gibi kişi gibi değişir. Biri gelir biri gider hep kalan insandır,andır.Galip adı gibi galip değildir çünkü teferruatta galip diye bir şey yoktur. Hep 24 yaşında kalmıştır Galip, geçmişe takılı kalan bir adamın neyi galip olabilir ki. Tıpkı yaşanmamış ama yaşanması an meselesi olan hikayeler gibi hep 1-0 yenik. Yenik ama tamamlanmamış çünkü tamamlanınca yenik diye bir şey kalmaz hayat icabında. Galip, galip değildir ama aynı zamanda Galiptir ama kimi zaman. Hayatı boyunca kendisini ana ait kılmayı başarmış, aşkı göğüs kafesine kapatmış bir adamdır Galip. Adı gibi galip değildir ama onun hikayesinde de namağlupluk yoktur o vakte kadar. Her hikaye zaten bir ağacın dalının kırılmasıyla başlar ya Galip’inki de öyle. Aslında geriye sarsak zamanı ağacın dalı kırıkmış zaten ama kırık bir baş gibi değil. Çünkü her insanın hikayesi kırık bir dal ile doğarken başlar. Galip hayatı boyunca sevgiye nail olamamış bir adamdı bu bile onun galip olmadığını anlatabilmek için nizami bir durumdu. Öyleydi zaten hepimiz bir kırık dalı olan ağacız kimi zaman yeşerir meyve verir kimi zaman solarız. Fiziksel olarak da zihinsel olarak da hep dolaylıdır bu çünkü biz dolaylı olan her şeyi çok severiz. Hatalarımızı örtmenin ya da kendimizi eleştirmemenin en büyük dezavantajı budur. Birini kendi hikayesinin başrolü yapıp, dolaylamak. Hayat bizim kendi dairemiz etrafında dönüp sınırlarımızı çizmemizdir aslında ama kimi zaman o dairenin, çemberin içine aldığımız bağzı sikten durumlar söz konusu olabiliyor. Şiir aslında bir şeyi en mükemmeliyetçi tavırla, bazen en soyut haliyle düşündürme halidir ama sadece bazen çünkü şiir çok ayrı bir kavramdır. Neyse şiir konusunun özüne dönecek olursak şiir o anda baş gösteren etkenin içinde var olan bir durum olmuştur. Bazen kısa bir şiir bir hikayenin aslında özetidir tıpkı bu hikayede olduğu gibi. Bakmayın şiir dediğime şiir değildir bu çünkü şiir 21.yüzyıla ait bir kavram değildir hele ki benim gibi hadsizlere hiç ait değildir yani biz şiire layık değiliz ama Galip layıktır bir şiirin konusu olmaya, o tutkusunun miğferidir. Tutku şiire konu olması gereken şiir gibi büyük bir kavramdır. Tutku demişken tutku esir olmak değildir tutku aidiyetliktir. Dezenformasyon da değildir tutku sadece var olmaktır. Galip sevgiyi görmeyen bir adam olarak yetiştiği için tüm sevişenlerin birazcık mikrobudur, sevişme içinde bir mikrop olur sadece bir mikrop, bir doz mikrop. İşte o mikrop sevgisizliğin temsilidir bunu kalpteki küçük nokta siyahlık olayıyla benzetebiliriz. Sevgiyi görmemiş bir adam asla galip değildir hatta hiç bile değildir çünkü sevgi dünyanın en genel kavramıdır. İçinde sevgi namına bir bok olmayan birinden nasıl davranması gerektiğini göremezsiniz. Sevgi de en az tutku kadar en çok şiir kadar değerli bir yapıtaşıdır. Bir yuvanın ana temel etkeni sevgidir, sevginin olmadığı bir yerde başka bir şey olabileceğini de zannetmiyorum. O ana kadar yani 19 yaşına kadar sevgiyi bilememiş bir adam mantık dışında hareket edemez. Düşünsenize mantık ile hareket ediyorsunuz her şeyde, sizce o duygudan yoksun düşüncelerin ulaşabildiği bir yer olabilir mi, bir tutku söz konusu olabilir mi? Siz düşünmeden Galip versin bu sorunun yanıtını.



Ben Galip Selçuk 31 yaşındayım hayatım, her insanın düşündüğü gibi roman olur demiyorum çünkü her insan kendi hikayesinin başrolüdür, her insan bir çizginin ürünüdür. Hayatım aslında 24 yaşında bir çiçeğin kokusunu almaya başladığımda başlamış, farkında olmadan böyle gelişmiş her şey. Aslında farkına varabildiğimiz her şey tedavülden kalktığında anlayabiliyoruz bunu. Annem 12, babam 14 yaşında terk etmiş beni her türeyiş bir terk ediştir aslında. Tam olarak sofraya hep yalnız oturdum. Sofraya yalnız oturmak bir çiçeğin çiçek bahçesinde yalnız başına kalması gibi bir şeydir. Yalnızlık burada baş gösterir sofraya tek başına oturmak ile. İşte sevgisizlik sendromu o vakit baş göstermiş bir sofra bezinin çaresizliği içinde. Yalnız büyüdüm, yalnız yaşadım 19 yaşına kadar. Bir noksan olarak kaldı hep kalbimde kalabalık bir sofranın eşiğinde oturmak. Sofrayı toplayan bile olmaya razıydım ama hiç sevmedim sofrayı toplamayı çünkü yalnız başına kurduğun sofrayı toplamak bana yaptığın bir sanat eserini yıkmayı andırıyordu. Olmadı ve hiçbir zaman olması gerektiği gibi olmadı. Orada burada büyüdük ve geldik dönemin en popüler etkinliği olan üniversiteye. Eğleniyordum, geziyordum, gülüyordum, fotoğraflar çekiyordum. Fotojenik olmak istemedim aslında hiç çünkü fotojenik olmak normalde iyi değil ama fotoğrafta iyi olmaktı sanki ya da bana öyle geliyordu. İstanbuldaydım burada fotoğraf çektirmeyene enayi diyorlardı. Aslında İstanbul’un fotoğrafını sokaklardan çekmek gerektiğini aşık olduktan sonra öğrendim. Fotoğraf sadece herhangi bir makine ile çekmek değildi, sokağın dili olmaktı. Kimsesiz olmak beni kitaba, şiire, araştırmaya, gezmeye, mücadeleci olmaya itti. Belki de en büyük kavgam bu ve aşktı benim,  kimsesizlik ve aşk. Sevgisizlik bedenimi o kadar sarmıştı ki bir kimseye aşk namına ya da sevgi namına bir şey beslemiyordum aslında korkuyordum da ama ta yıllar sonra anladığım bir şey vardı elbet her aşk, sevgi bir gün biter. Öyle de olurdu biz Beyoğlu sokaklarını tarumar ederken birileri bunu yazmıştı. Galata da bir senfoninin ortasında kendimizi bulduğumuzda kavganın ne olduğunu samimice yaşardık ama o an için. Her şey geçer, elbet geçer ama an hep kalır çünkü o an içinde kalır. Yalnızdım hem fiziken hem ruhen çünkü korku ve sevgisizlik beni itmişti buraya o çukura. Her şey güzeldi yine de çünkü hayatın içinden bir kesitti bu. Hayatımda iki kez aşık oldum birini ben terk ettim diğeri de onun intikamını alıp terk etti beni. Bakmayın ama ikisi  de birbirinden güzel hikayelerdi. Her yaşanmışlığın içinde mutlaka güzel bir şeyler olmuştur. Birincisi sancılı değildi pek çünkü ben terk etmiştim ve aradan bir zaman geçtikten sonra unutmuştum. İkincisi asıl hikayedir. Zaten her şeyin sonuncusu asıl hikaye olur çünkü en çok o hatırlanır yakın zaman olduğu için. Halbuki zaman ilki için yakın olsa o asıl hikaye olur. Benimki aslında öyle değildi. Benimki kişiseldi. Hassiktir oradan dedim şu an kendime kişisel olmayan hangi aşk vardır ki. Fiziksel olanda baya vardır ama benimki fiziksel değildi. Birincisini anlatmaya değer bulmuyorum gerçi şimdi üçüncü aşk olsaydı ikiye de öyle derdim ama bu öyle tahmin ettiğiniz gibi değildi, tutkuydu bu. Birincisi demişken birincisinin adı hani kuşların etrafında çerçevelendiği şey var ya şiir de geçen durun sanırım unuttum adını. Ama bir dakika hatırladım iyi ki de gökyüzüne ait bir isimmiş yoksa hatırlamazdım. Gökyüzüne ait olması benim açımdan hep dezavantajdı çünkü her yaktığım sigaranın ilk nefesinden sonra gökyüzüne bakarım. Adı Ay’dı.
Asıl hikaye bilenler bilir Uğur abla- Bekir hikayesi gibi bir hikayeydi. Zamanla zaten Uğur abla ve Bekir karakterlerinin ne kadar gerçekçi ve içimizde var olan bir hikaye olduğunu anlamıştım. Aradan zaman geçmiş her bütünün dağılıp tekrar toparlanması gibi bir süreçteydim. Hayatımın noksanı olan sevginin bir daha karşıma çıkması ve beni tekrar yanıltması beni derinden etkilemişti. Derinden etkileyen aşk hikayesi değildi çünkü aşk geçer ama sevgi genel bir kavram olur,  noksan olur. Yıllar evvel yaşanılan travmayı tekrar hatırlatan bir bütünün kırılmasıydı bu hikaye yani birinci hikaye. İkinci hikaye birincisi gibi değildi hatta birin bıraktığı etki ta beni geçmişe sürükleyen sevgisizlik bulvarına itmişti dal kırılmış ben toparlamaya çalışıyordum. İkinci hikaye yani yine bir gökyüzü terimi Güneş beni birincinin etkisinden çıkarmıştı. Ona aşık olmuştum ama bir tutkuyla. O tutku beni sevgi kuşağının kucağına bırakmıştı ilk kez kendimi ait hissetmiştim bir yere neydi deseniz gerçek şöyle derim Ay beni geçmişe 12-14 yaşlarıma götürüp o sevgisizliğin içine salmış, Güneş ise tıpkı bir bahar neşesiyle her yanımı sarmıştı. Güneş’i izliyor mutlu oluyordum, Güneş’in gülüşünü seyredip sevgi doluyordum, Güneş’i görünce göğsümde orkideler açıyordu. Aşık oldum ve geçmişin tüm kötü yanlarını bir köşeye sıkıştırdım. Güneş bir kez bana açtı sonra dalımı soldurdu ama köklerim daha da yeşeriyordu ona olan tutkum sayesinde. O yoktu ama tutkusu beni iyi yapmıştı, beni sevgisizlikten kurtarmıştı o boşluğun bir yanı olmamıştım. Bana hayatım boyunca sahip olamayacağım şeyi vermişti elime, masumiyetimi, çocukluğumu, yuvamı, sevgiyi. O yoktu,olmamıştı adına birçok hikaye, şiir yazılmıştı ama o yoktu. O farkında değildi olsaydı gelirdi olsaydı öperdi dalımdan, kolumdan. Oysa ben onu tutkumun verdiği şaman şölenleri gibi seviyordum. Tutku insanı mutlu eder, tatmin eder, anın içine tanık eder. Tutku var olmaktır her insanın bir tutkusu vardır, kiminin aşk, kiminin yol, kiminin rasyonel takıntılardır. Benim tutkumda onun aşkıydı. Öyle de oldu o tutkunun peşinden yıllarca gittim, o gelmedi hiç ama soyadım gibi akan seller gibi ben kendime geldim..

19 Aralık 2018 Çarşamba

bizim düzenimiz

bizim düzenimiz

Düzen ve suç birbirleriyle orantılı şeylerdir. Düzenin buyurduğu şekilde olmak zorunda olduğumuz için birşeyleri reddetmekten korkuyoruz, boyun eğiyoruz kısacası. Düzene buyruk harekette bulunmak düzen dışında kalmaya neden olur yani düzenin ve bizim istediğimiz şeylerin buluştuğu noktanın dışında kalmak. Bundandır ki asla ama asla cesur olamıyoruz. Düzene başkaldırı aslında dışlanma psikolojisinin etik hale getirilmesidir oysa doğamız gibi cesur olduğumuz zaman düzenin bize göre işleyeceğini de biliyoruz. Kim hayatı boyunca düzene inat birşeyleri reddetti ki eden olduysa da hep kaybetti bu kirli düzende. Düzen bizi suça itti, benliğimizi elimizden aldı utanmasa donumuzu da alacak ama yine de biz boyun eğeniz düzene. Düzen dediğime bakmayın Nietzsche gibi evrensel düzeni sorgulamıyorum ki sorgulayamam da benim sorgulamak istediğim düzen hepimizin kendimizce yarattığı köleliktir. Köle olmak eski çağlardan daha meşrudur bunu sizde iyi bilirsiniz sadece adını popüler kültür, teknoloji, modernite olarak koymuşuz sadece. Evet korkuyoruz biz çünkü maddi kaygılarımız, duygusal kaygılarımız benliğimizi elimizden öyle bir almış ki birazcık bile cesur olamıyoruz. Sen elinde ki telefonun daha mükemmel olması için 36 ay taksitle alıp tam üç yıl telefonun 3 üst modeli çıkana dek taksit ödüyorsun, ben aldığım montun beni sıcak tutması değilde daha şık durması için üç kat daha fazla ödüyorum, o aldığı arabanın kredisini ödemek için bütün ömrü boyunca çalışıyor hemde usanmadan kendine vakit ayıramadan, diğeri bir gazete de yazmak uğruna sansüre boyun eğiyor ee ben burada düşüncelerimi özgürce ifade edemedikten sonra neden yazayım ki bunun bir anlamı var mı? Gerçekten böyle çünkü biz dünyamızı bu hale getirdik artık değiştirmemiz içinde ölmemiz gerekiyor, ölmesek de bir ömür boyun eğmek zorundayız her ne kadar güçlü görünmeye çalışsak, gülsek, eğlensek de hiçbir şey sanmak istediğimiz gibi değil ki bunları yaparken bile başaramıyoruz zaten.

majör leşler ve amokachi çalımları

majör leşler ve amokachi çalımları


elini sol tarafına koyduğunda
baskılıyorsun majör leşleri
saklıyorsun
dağarcığındaki yetersiz mürekkebi
notasız bir şarkının ıslığı oluyorsun
hayattasın ve çözümsüzsün
özgür bir ölü olup çürümeyeceksin
üstelik iplerin göğün göğsünde kararmış
yağmur yağıyor solgun bedenine
vücudundaki tümörler akıyor yavaş yavaş
toprak gıcırdıyor
her yanı sarıyor aşk köpükleri
bir sözün ağızdan çıkıp yayılması hızında
sarıyor her yanı döllenmeyle tohumlanmış kökler
hala seni arıyorum vücudumda
baskılanan leşler can çekişirken
kalbim çok kuyu
boşalmanı bekliyorum
majör leşler göğe yüklseldiğinde

fasit daire

fasit daire


çiçeği burnunda tüm sevişenlerin
gogol paltosunu giymiş beni bekliyor
seninle ilk buluştuğumuz psikanaliz seansında
işte orada verecek bana paltosunu
ve böylelikle sana dar bir vaat ile yaklaşıyorum
kör organlar aşk denilen kuyuda
yusuf oluveriyorum
kuyuya dalıp seninle doğmak için
kendimi bertaraf edilmiş putperestlerin arasında buluyorum
nietzsche geliyor sorguluyorum kendimi
bende putperest olduğumu anlıyorum
çünkü sana inanıyorum
kokla bedenimi incir kokuyorum pelerinler gibi
sahneye çıkarıyor şekspir beni
elime veriyor soneyi
oku diyor
okuyorum tanrı göğsümde ağlıyor her adın geçtiğinde
güneş açamıyor hüzün ile aşkın adını aldığı vakitte
bir sabah telaffuzunda
iç organlarımı sarıyor nefesinin yabani tarafı
kemiriyor kelebek gibi
bir daha doğmak zorunda kemirilen arayışlar
kaldırıyorum şarabımı sana doğru
mozart kulağımı kaşıyor
sanki sen anıyorsun beni
bağışla beni sevgilim
yasallığını reddediyorum anarşist deney tahtasında
hiç yoksun
olmamışsın
sonemi alıyorum elime
şekspir ağlıyor
romeo ve juliet doğuyor..

annemin örgü ipi ve siyasi reform hareketleri

annemin örgü ipi ve siyasi reform hareketleri

mahcuz aşklar döküyor annem örgülerine
bana kalın kışlık çorap düşüyor
örülen çoraplar bedenimi sarıyor
faal bir duruşla
cumhuriyet sen kokuyor sokaklarda
bilmem ne partisinin  başkanı seni çığrıyor bana
oy pusulasında resmin beni mühürlüyor
seni açılan sandık miktarınca seyrediyorum
ve bası yarası var parti logolarında
sen cumhuriyet kokuyorsun laik bir aşkla
ben -istanbul hükümeti- ne de düşüyorum gözlerinden
yaz alıyor başını sana doğru
soğuk
üşüyorum
annem bana kazaklar öresiye
kapıyorum göğsümü
nefesimi tutsam ölüm
tühh
tam da buralara uygun bir kaç dizge olmalıydı
ve adımımı attığım yer dizinin dibi
mürekkep balıkları üç boyutlu taklit edebiliyorlar herhangi bir şeyi
ayrıca kırmızınında binbir türlü türevi var
yine de şık dururdu
annemin ördüğü kazak bedenimde
ve siyasi partilerde reformist hareketler
vakıa sen erimin benden uzakta
siyasi partiler mükerrer hareketler içinde

müzmin mükerrer aşık

müzmin mükerrer aşık

afrikada bir su kuyusuna yarar ancak ellerim
madenler geçmişle aramdaki tek bendim
dönüp kendimi arıyorum
bir kaç damla suya bulanıyor ellerim
kaldırıp göğe bakınıp tanrıya
arıyorum
ama hep seni buluyorum
ben seni düzenli olarak seviyorum
ellerimin yaralı reçetesinde yazıyor adın senin
günbatımına doğru düşüyorum bedenindeki ürkek sandalın içine
afrikadaki bir su kuyusuna yarar ancak ellerim
madenler bunamış bir massal gibi evim benim
yorgun düşüyorum
tenim tenine denktaş bir terle
dönüyorum sırtımı
gözümü kapatıp
başımı yıldızlara dayadığımda uyku sersemi oluyorum
uyuyunca aklımı ters giydiriyorsun bana
bu denli tehlikeli
bu denli mamafih
ürkek bedenim hep aşka aç
an dediğim yerde
işte burada
tam da burada
afrikada bir su kuyusuna yarar ancak ellerim

kademede bir kar tanesi

kademede bir kar tanesi


ürkek yalnızlığın çekmeye başlıyor beni kendine
bir damla boyun düşüyorum
kakalamaya başlıyor zihnim beni sana
gök boyunca ışıldıyor o damla
nefes alışverişlerim hızlanıyor
düğmelerim pantolonumun önünde birer parmaklık
boğum boğum yutkunmalarıma
-bedenim bedenine yad-
benden yabancı iniltilerin ilişiyor
atmosferin gökyüzüne dönüştüğü yerde
sertleşiyor o damla
derin soğuğun usul rüzgarlara denk gelmediği yerlerde
biraz daha sertleşiyor
kırmızıyı burada iç çamaşırı olarak hayal edemiyorum
kaçırırken gözlerimi gözlerinden
gözlerim gözlerine gözlerinden
ancak gözlerine denk geliyor
-hiç yaşamadığım bir heyecanı tüttürüyorum bu arada-
adımlarım sana doğru sıklaşıyor
bir nefes alayım derken
bir kaçı birden iniyor göğsüme
yavaşça biçimlenmeye başlıyor yağmur damlası
ya da sertleşmiş yağmur damlası
halkanın içine mızraklar inmeye başlamış oluyor
beethoven yükselmeye başlıyor
adımlarım kayarcasına
parkenin üzerinden uçuşuyor
kıyafetlerim birer yük
onları orada bırakıyorum
bir kuyumcuda cimri bir adamın altını yere düşüyor
nazikçe eğiliyor
bütün samimiyetiyle altının üzerine eğiliyor
onu rahatça bulmuş olmanın gülümsemesi
yüzüne işliyor
halka iyice biçimlenmiş oluyor
taklit edilmesi güç bir geometrik ifadeye dönüşüyor
burada ne yapacağımı bilmiyorum
bu yüzden kuyumcudaki adamı taklit ediyorum
göğsümdeki ter damlasına birer top mahiyetinde
çarpan nefesin başımı döndürmeye başlıyor
artık mükemmel bir sanat eserine dönüşmüş
kar tanesi evimin penceresine düşüyor
kar diyorsun
bakıyorum
kalkıp yerinden ona doğruluyorsun
çarpık aşklaşmada mükemmel defans örnekleri
kademen başı dönmüş ben tarafından karşılıksız bırakılıyor
ne güzel düşüyor yere kar















kimse geceleri ölmek istemez

kimse geceleri ölmek istemez


yalnızlığım benim aklımın celladı
herkes kendi cenazesini yıkamak ister
herkes ölebilir
geceler ölülerle beslenir
yalnızlık yalnızlarla

iki nokta yan yana gelmez

iki nokta yan yana gelmez


ben beceriksiz bir adamım
çok şiir yazdım bugüne dek 
en okunaklısı sendin 
ama sende de virgülleri unutmuşum 
dedim ya çok beceriksiz bir adamım 
ata binmeden düşer
seni izlerken parmağımı kırar
yıldızları seyreder aşık olurum
gamzene konacak noktalı virgüller üretir 
imla hatası yaparım 
müstesna fikirlerle aldatırım seni
ama gayet açık 
dediğim gibi ben beceriksiz bir adamım 
şiir yazarım hiçbiri okunmaz 
üstelik şekspir bana kızar 
noktalara önem gösteririm 
seni de nokta sayar 
yalnız kalma diye kendimi yanına atarım 
sana eş ikinci nokta olurum 
üçüncüsüne ve yalnızlığına yer yoktur 
benim lügatımda 
dediğim gibi ben beceriksiz bir adamım 
burası karışık 
okunaklı tek şey sensin

sabıka kaydı

sabıka kaydı

gitmenin nabız kontrollü bir sabıka kaydı var
gitmenin içinde ağır dram bir oyun var
sahnede bulutlu bir toz var
gösterdiği tevazuda bir yanılgı var gitmenin
bu gece şehir durağan bir korna sesi
bu gece bütün cansızlar yavşak
nağmesiz delip geçecek içimizden
gırtlağa dayanan bıçak
her gidiş kayıtsız sabıkadır
ve herkes gitmenin ardında kalmış bir kayıttır

bu şehir gitmelerin ağıtıdır
bir manası yok sabıkaların
bir benzeri daha yok yalnızlığın
kimsenin ulaşamadığı mağlubiyetlerde..

dütlü kalmış zaman

dütlü kalmış zaman


çok fazla nefes alamadım sensiz
ama
bir komplekse doldurdum nefesini
pencereyi kapadım
göğsümü tıkadım
senin nefesinin olmadığı yere
ağzımı dayadım
gök dolmasın
sen dileneyim diye
açım
-oksijen falan yalan-
tüm doktorlar kuşe kağıtları ile bantladı
her yeri
gök dolabilir içeri
dolarsa affetmem seni
kompleksimdeki kan tükeniyor
yoğun bakımlar seni dütlüyor
acele et-gel
nefesim tükeniyor..


gök dolabilir içeri*
Arkadaş Zekai Özger

kanın uğramadığı damarlar

kanın uğramadığı damarlar


nereden bilebilirdim ki damarlarıma işleyeceğini
annem kardiyologlara götürdü beni
kalp ritimlerim sevdanın kararmasına basmış seni
kalp kapakçıklarım seni şişmiş
damarlarıma sıkışıp kalmışsın
toplanmış tüm kardiyologlar
çözüm arıyor
senin pasaportunmuş ora
açsalar damarı nefesin lince renk tutacakmış
recl edecekler sanırım kalbimi
ama bir ordinaryüs olaya el atmış
açarsak nefesi tükenir
bırakın tıkanık kalsın
belki kirli kan temizler onu..

beni tanrı gömebilir

beni tanrı gömebilir


geceye kısık kesişmelerim akıyor cüssesizliğimden
bu yüzden geceleri çarşıya çıkmalar yasak
geceleri çarşıya çıkmalar yasak
bu yüzden
gece gömmezler beni şehire
vücudum ışıldar mutlaka
sen beni sevmezsin yani
sevilen seveni sevmez
bu bir gurur tablosu olarak
asılır tüm dostlarımın yakasına
benim hafızam orada ölür
bedenim gibi senin tesirin altında
tekrar edildikçe sen
ölüm sertleşiyor
çürük bedenimin yalnızlığı bundanmış
sonra pamuğu şaraba bandırıp tıkarlar
aşkın en ürkünç bölümüne
hatıralarımı kılar tüm cemaat
sonra taşırlar seni omuzlarında
gömmeye yakın melekler tek tek öper
senin öpmediğin yerlerden
kırık hafızamla son kez seni anarım
ve tanrı gelir-beni ancak tanrı gömebilir
sonra herkes dağılır
sen dağılırsın hafızamdan
ben çıkarım tekrar mezardan..

kesik bilekle akor dersi

kesik bilekle akor dersi


çalamadım affet
portmantoya astığım sözleri
anın
bana bakmış
portmantoya asmadığım sözleri
pabucu dama atılıyordu neferlerin
ateşin içine gizlensem de tutamıyordum nefesleri
uzak şehirler bombardıman hevesleri
sesleri
eski dostlarım kırık bir gitarın
dönüyoruz
dönmemiz senin girdabın
bas gitar anımsatıyordu gelip gidişlerin
nefesim kesikti çalamadım 
affet ürperten sesleri
ahengi bozup dinlerim sesini
çalamadım affet 
kesikti bileklerim