2016 yılının mart ayıydı. İkindi vakti uyanmıştım. Kahvaltı
yaptım, canım sıkkındı ve birazda kapkara gölgelerle sarılı uykum vardı.
Aslında uykuya doymazdım sorun buydu. Rutubet düşünceler gibi canım sıkkındı,
tıpkı siyah beyaz fotoğraflardaki sebepsiz bakışlar gibi. Bizim buralarda canı
burnunda olanlar sahile atar kendini rutubetten kaçıp nefes alabilmek için ben
de bu yola başvurdum. Anlamını yitirmiş fotoğraflar gibi dolabımda bekleyen
makinamı da yanıma aldım belki daha iyi nefes alırım diye, küçükken ebeveynlerimizin
kullandığı Vicks gibi. O ansızlıktan kendimi insanların nefesi olan sahilde
buldum. Kitabımı unutmuştum ama sıcak çay bulamayacağım için bize çay niyetine
sattıkları soğuk şekerli sulardan almıştım. Bir köşede oturup soluklanayım
dedim o arada şekerli suyumu şizofren nefretler içinde yudumlayıp müzik
dinlemeye karar verdim bir an kararan soğuk meziyetli yaprakları canlandırmak
istedim kafamdaki muamma travmalarda. Bir an bahar yapraklarının yeşermiş
tonuna motive ediyordu beni, hafiften çalan evcil bağnazlığın ruhuma işlemiş
melodisi. Bir ara gözlüğümü çıkarıp etrafa bakındım yakınımda güneş ışığının en
renkli tonu gibi bir şey çarptı. Ayağa kalkıp ona yöneldim bir kitaptı güneş
ışının en renkli tonu, aslında ilk baktığımda anlamalıydım bunun kitap olduğunu
başka ne aydınlatırdı ki insanın kafasında ki birlerce tonu. Otobüsün arka
koltuğunda unutulmuş bir çocuğu andırdı bir an bu kitap. Elime alıp incelemeye
başladım. Franz Kafka’dan Milena’ ya mektuplar şeysiydi. Aslında uzun zamandır
okumak istiyordum bir an gülümseyip kitabı açtım açtığım sayfada aynen şunlar
yazıyordu; “ anlaşılmaz bir insansınız Milena’ ya! Derdiniz bin parça başkalarını,
beni düşünüyorsunuz. Uykusuzluk çektiğim için üzülüyorsunuz.” Uykusuz ve canı
sıkkın birinin bu sayfaya, bu söze rastlaması alelade bir şey değildi. Çok
şaşırdım sessizlik denen kadavraya rastlar gibi. O an düşündüm acaba benim
içinde kimse üzülüyor mu diye güneşe karşı pişkince sırıtır şekilde, sonra yok
ya dedim en pişkine pişkince sırıtmak kadar saçma geldi birinin benim tek
bayraklı uykusuzluğuma üzülmesi. Sonra bu savsak sorular kavşağında kitabı aynı
şekilde yerine koydum ve bu anı, amansız tesadüfü, tesadüf ötesi bol paçalı kumaş
pantolonu ve kafamdaki o çılgın soysuz soruyu ölümsüzleştirmek için fotoğrafını
çekmeye karar verdim. Deklanşörü göğsüme sonuna kadar basıp fotoğrafı çektim
sonra da bizim sahilin en güzel yanı olan mutlu mutsuz herkesin bir arada
olduğu kalabalığa karıştım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder