Sansür..
Umrumda değildi. Üzerimde gri bir palto, yanımda bilmem kaç dakikadır susan bir telefon ve soğuk yakıcı bir hava. Palto demişken Gogol'un paltosu olmasa biz şu an bunları yazamayacaktık ondandır ki her şeye paltoyla başlamak istiyorum. Ağaçların gölgesinin olmadığı, göğü seyredemediğimiz birgündü. Kulaklık takıp yürüyen bir gencin hiçsizliği, radyo başında saatlerce beklenilen bir şarkı gibiydi sevgilim bugün. Ülkede zaten işler pek yolunda değildi. Ekonomi çaktırılmayan bir allak bullaklık içinde. Yeşillikler desen beton pazarına dönmüş bizde buna gülüyor, eğleniyoruz laçkalaşmış saçlarımız gibi. Oysa sevgilim saçlarına değen yıldızlar Satürn'den fırlamış gibi parlak ve de kibardı. Her yanı pastel boya sardıran gözlerin kendi benliğini asla bulamamış ve bulamayacak bir karanlıkta, gün ışığının karanlığında. Korkmak, kaçmak yazgı değil seçim. Sansür desen sevgilim her yana makbul bir şekilde oturmuş, kan çanağına dönmüş güneş gibi. Sansür demişken iyiki de sansür var ya. Olmasa ne yapacaktık herkes istediği şeyi söyleyebilecekti. Hatta az bile yapıyorlar duyguları, düşünceleri de sansürlemeliler. Hatta biraz daha ilerisi aşk da sansürlenmeli. Yanıma doğru yavaşça geldi oturdu torbacı bir arkadaş, elinde gazete, hangi gazete olduğunun bir önemi yok çünkü ülkede gazeteler tek ses, aykırı olanın sesi kesilir sevgilim. Abi birşey lazım mı ? Diye sordu. Sar bir üçlü beraber muhabbet edelim dedim. Sardı, kızgın bir yalnızlık gibi yaktı ve soğuk rüzgarın, yoksulluğun inadına sertçe meyletti cigaraya. İnsan kızgınlıktan meyleder ya felsefenin nihilist yanına, müziğin sertine. Öyle oldu işte. İşler nasıl diye sordum. Ne olsun abi kazanmaya çalışıyoruz işte diye söze girdi. İşte sevgilim ülkenin durumu herşeyi özetliyordu aslında ve her kötüye giden şeyin başında elbette yoksulluk vardı. Kiminin maddi, kiminin sevgisel bir kırıntısı, yoksulluğu vardı. Suç diye bahsedilen, kötülük, yasak diye nakledilen herşeyin başı da yoksulluktu işte. Bende senin yoksunluğunla denize olta atmayı öğrenmiştim işte sevgilim. Açlık sınırı, asgari ücret falan demişken senin gözbebeklerinin renginin solduğunu farkettim geçen. Aslında sevgilim ülkemiz buna müsait bir yerdi, gözbebeklerin solmasına. Sansüre gelecek olursak kuşlar da sansürlenmeliydi bence çünkü özgürce uçmamaları gerek ya da balıklar da sansürlenmeliydi çünkü yüzmemeleri gerekirdi. Seni de sansürlemeliler belki gerçi sen zaten sansür programının içindesin korkak, ülke ekonomisi gibi olan hissiyatını saklaman gibi. Sansür sana değil çiçeklere, ağaçlara uygulanmalı. Betonlaşmalı çünkü her yer güzel olan herşey beton yığını olmalı. Göğü, yıldızları seyretmemeli insanlar. İki yudum aldım tekrardan, sağlam keyifçiydik bizde iki iki gidiyorduk. Sen ne düşünüyorsun sansür konusunda kardeşim diye sordum. Abi biz ne anlarız sansürden dedi. Haklıydı o fırsatı vermemişlerdi ve hiçbir zaman vermeyeceklerdi. Çünkü birileri sınırları çizmişti, sen böyle yapacaksın, sen onu satacaksın, sen ağaçları keseceksin, sen bunu yazmayacaksın, sen bunu basmayacaksın, sen aşık olamayacaksın, sen sevmeyeceksin, sen uçmayacaksın, sen yüzmeyeceksin..... Gerçekten böyleydi sevgilim. Başımı yavaşça arkaya doğru götürüp seni seyrettiğim çıplak gözlerle memleketi seyrettim. Bu arada Yeşilçam aklıma geldi. Bilirsin Yeşilçam'ı da en az senin kadar severim. Yine sansürlemişlerdi sevgilim Yeşilçam'ı, ağaçları, böcekleri, balıkları bunu da söyliyeyim gazeteler baskıya girmeyi, kuşlar uçmayı, böcekler vızıldamayı bıraksa bile ben yine de bırakmam seni sevmeyi..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder