ofsayt en anlamlı kelime oluyor burada
yıllar sonra aşık oluyor bir adam
şehire gidiş gelişlerin sıklaştığı dönemlerin birinde
önce güzel bir kıyafet geçiriyor üzerine
saçlarını usule uygun diziyor
dışarıya çıkmadan duruma uygun bir gülümseme, bir bakış çiziyor
takıyor bu maskeyi kapının aralığında
eline bir çiçek veriştiriliyor çiçekçide
diline bir şarkı!
durur mu ?
biliyor elbette zarif bir kaç şarkı
sonra
çiçekçiden restona gidilen yolda en sevdiği dansı titretiyor
restoranın girişinde beyefendi bir tavır veriyorlar
onu da alıyor
hanımefendiyle bir kaç kelime paylaşıyorlar
arka masalardan birinde bir gülüş selamlıyor herkesi
tanı
tanıyor
tanıyor bu gülüşü
ilkokul sıralarının en önünden hem de
açılıp okunmamış mektup heyecanı bastırıyor kanatlardan
ofsayt en anlamlı kelime oluyor burada
28 Mart 2020 Cumartesi
29 Ekim 2019 Salı
kendimi doğurmak istiyorum
kendimi doğurmak istiyorum
yağmurun ruhumuzu temizlediği vaktin
buruşuklarımıza değdiği andayım
gözeneklerin masumiyeti arayıp
kapanmaya çalıştığı yerdeyim
bir erkeğin en masum olduğu
gecenin ikibuçuküçündeyim
yalnızım
yoldayım
arayıştayım
-yol ilhamdır-
bir şehrin en masum olduğu
çoğu insanın köle olduğu andayım
gitmek fiilinin en ağır bastığı
ve en çok orada kaldığı andayım
hiçkimsenin uğramadığı
bir tenin en soğuk anındayım
gitmek fikrinin yaktığı
yağmurun acımsı anındayım
herkesin kendini doğurmak istediği andayım
bir çok hikayenin yazıldığı
o hikayedeki karakterlerin
hüzünlü sonundayım
bir çok anın okunduğu
ilk aşkın
aşk teriminin
yazılan sorgulamaların
kuzgun arayışların
yapılmak için yapılan sanatın
üzerine konuşulamayanın
şiire su demenin
kızgın yağlar gibi eriyen nefretin
kalem tutulan çizgilerin
güneş yüzlü özlemlerin
yol-undayım
-yol her şeydir-
yaşanılan düzeni
terk etme ve üzerine içilen cigara
terk edememek üzerine içilen kadehler
ucuz yapışkan kağıtlar
ve *suyun aktığı yere bürünmek gibi bir derdinin olmadığı
avutulma üzerine kurulu geçen yıllar
bu kez
kendimi doğurmak istiyorum
bir karganın meme uçlarımı öperken
veyahut
bir kedinin tüyleri içinde uyurken
doğurmak istiyorum
doğuramama sanatları festivallerinin ortasında
eğitilmiş köpeklerin arasında
boyun eğmemek için tükenen bedenin
dengesizliğinde
casaddynin
*herkes tükenecek huzursuz olacak
ama oraya varmadan çılgınca yaşama tutkusu
sözlerinin enstrümantal etkisi
iyi bir gitarist olma tutkusu
baslarla sevişmek
ve sevişene dek uğraşma arzusu
ve
beat olmak
yolda yazmak
yolu yazmak
bindokuzyüzelliye gitmek
san fransisco olma
selam olanları anlayabilme arzusu
yol-da ruhunun ortasında
kendimi tanımak istediğim yerde
fikret kızılok sesinin bağışıklığında
herkesin dayattığı
her şeyi reddedip
istediğim ağaçta yuva kurmak
kurulan yuvayı yıkmak
ruhumu inşa edeceğim yerde
sinema ve tiyatro kelimesinin heyecanı
ve arş olan tutku
var olmayan şefkat
ve gidiyorum kendimi doğurmaya
*kendimi doğurmak istiyorum
yağmurun ruhumuzu temizlediği vaktin
buruşuklarımıza değdiği andayım
gözeneklerin masumiyeti arayıp
kapanmaya çalıştığı yerdeyim
bir erkeğin en masum olduğu
gecenin ikibuçuküçündeyim
yalnızım
yoldayım
arayıştayım
-yol ilhamdır-
bir şehrin en masum olduğu
çoğu insanın köle olduğu andayım
gitmek fiilinin en ağır bastığı
ve en çok orada kaldığı andayım
hiçkimsenin uğramadığı
bir tenin en soğuk anındayım
gitmek fikrinin yaktığı
yağmurun acımsı anındayım
herkesin kendini doğurmak istediği andayım
bir çok hikayenin yazıldığı
o hikayedeki karakterlerin
hüzünlü sonundayım
bir çok anın okunduğu
ilk aşkın
aşk teriminin
yazılan sorgulamaların
kuzgun arayışların
yapılmak için yapılan sanatın
üzerine konuşulamayanın
şiire su demenin
kızgın yağlar gibi eriyen nefretin
kalem tutulan çizgilerin
güneş yüzlü özlemlerin
yol-undayım
-yol her şeydir-
yaşanılan düzeni
terk etme ve üzerine içilen cigara
terk edememek üzerine içilen kadehler
ucuz yapışkan kağıtlar
ve *suyun aktığı yere bürünmek gibi bir derdinin olmadığı
avutulma üzerine kurulu geçen yıllar
bu kez
kendimi doğurmak istiyorum
bir karganın meme uçlarımı öperken
veyahut
bir kedinin tüyleri içinde uyurken
doğurmak istiyorum
doğuramama sanatları festivallerinin ortasında
eğitilmiş köpeklerin arasında
boyun eğmemek için tükenen bedenin
dengesizliğinde
casaddynin
*herkes tükenecek huzursuz olacak
ama oraya varmadan çılgınca yaşama tutkusu
sözlerinin enstrümantal etkisi
iyi bir gitarist olma tutkusu
baslarla sevişmek
ve sevişene dek uğraşma arzusu
ve
beat olmak
yolda yazmak
yolu yazmak
bindokuzyüzelliye gitmek
san fransisco olma
selam olanları anlayabilme arzusu
yol-da ruhunun ortasında
kendimi tanımak istediğim yerde
fikret kızılok sesinin bağışıklığında
herkesin dayattığı
her şeyi reddedip
istediğim ağaçta yuva kurmak
kurulan yuvayı yıkmak
ruhumu inşa edeceğim yerde
sinema ve tiyatro kelimesinin heyecanı
ve arş olan tutku
var olmayan şefkat
ve gidiyorum kendimi doğurmaya
*kendimi doğurmak istiyorum
28 Aralık 2018 Cuma
bir çocuk ile bir adamın hikayesi
bir çocuk ile bir adamın hikayesi
çocuk yaşlı başlı
ağlamakta
çocuk verdiği sözü hatırlamakta
adam saçları aklı
huzurda oturmakta
-verdiği sözü unutmuş-
rahatlıkta
adam yaşlı başlı
alışmakta
konuşmaya başlamış hatta
çocuk süslü püslü yatakta
ağlamaya başlamış
açlıkta
25 Aralık 2018 Salı
bir portre sıcak astronomi
bir portre sıcak astronomi
gökyüzünün hiç bakılmamış yanı
kimsenin uğramayacağı kaftan
bir çift gözbebek
ve içi dolu birer damlacık
süregelen yalnız bir anatomi
gökyüzünün hiç bakılmamış yanı
kimsenin uğramayacağı kaftan
bir çift gözbebek
ve içi dolu birer damlacık
süregelen yalnız bir anatomi
hep ince
biraz derin
çok serseri rehber
mıknatıs dikenli
araya sıkışmış kaç yıldız
kaç açmamış ay
gözbebeklerinin yanında sönük kalacak
güneş resitali
güneş resitali
tüm mevsimlerin kaybolduğu
bir tebessüm
namütenahi bir bakış
namütenahi bir bakış
her biri ayrı bir anarşik mimik
ayrı bir tını
ayrı bir doku
ayrı bir tutku
kuyruklu yıldızlara
şekil vermiş bir burun
gogolun kaleminin ilhamı
gogolun kaleminin ilhamı
parlak ve de asil sırça bir köşk
samimi birer yağmur
sağanak bir kargaşa
üzerimize sinen gölge
bizi bize tarif eden şöhretli ışıltı
üzerimize düşen yağmur taneleri
onlar kadar sade
ve de yürekli
orgazm bulutlar boşalırcasına
dökülen suyun kuvveti
saçlarını teğet geçen siyah rüzgarın
dökülen suyun kuvveti
saçlarını teğet geçen siyah rüzgarın
karanlıklar içine sindiği ışıltı..
bir şiirin anatomisi
bir şiirin anatomisi
ağaç çok iyi yeşerirdi
dallarına böcekler kuşlar konardı
öperdi
bir gün ay doğdu
kuşlar çerçevelendi orada
bir kuş uçtu üzerinden
dallarına sıçtı
ağacın tüm dalları kırıldı
aylar yıllar geçti
bir gün güneş doğdu
dalların arasında
yeşermek kökten kıvrıldı
daha da yeşerdi eskisinden
gün geçti ay geçti
ağacın yaprakları soldu
güneş ışığını çekti
dallar kurudu
yapraklar döküldü
bir gün güneş yine açacak
bir gün güneş açtı
bir gün güneş
bir gün
bir
güneş
Şiirin Beslenişi
Manipülasyonlarla dolu günlerin içinde sığırcık dolu
fikirler olur hep. Bir ağacın dalları gibi kıvrımlı olur bu. Her kıvrım bir
fikrin diğer fikirle kalaşnikoflarla çatışmasıdır. Fikir her zaman aynı çizgide
olmaz tıpkı aşk gibi hayat gibi kişi gibi değişir. Biri gelir biri gider hep
kalan insandır,andır.Galip adı gibi galip değildir çünkü teferruatta galip diye
bir şey yoktur. Hep 24 yaşında kalmıştır Galip, geçmişe takılı kalan bir adamın
neyi galip olabilir ki. Tıpkı yaşanmamış ama yaşanması an meselesi olan
hikayeler gibi hep 1-0 yenik. Yenik ama tamamlanmamış çünkü tamamlanınca yenik
diye bir şey kalmaz hayat icabında. Galip, galip değildir ama aynı zamanda
Galiptir ama kimi zaman. Hayatı boyunca kendisini ana ait kılmayı başarmış,
aşkı göğüs kafesine kapatmış bir adamdır Galip. Adı gibi galip değildir ama
onun hikayesinde de namağlupluk yoktur o vakte kadar. Her hikaye zaten bir
ağacın dalının kırılmasıyla başlar ya Galip’inki de öyle. Aslında geriye sarsak
zamanı ağacın dalı kırıkmış zaten ama kırık bir baş gibi değil. Çünkü her
insanın hikayesi kırık bir dal ile doğarken başlar. Galip hayatı boyunca
sevgiye nail olamamış bir adamdı bu bile onun galip olmadığını anlatabilmek için
nizami bir durumdu. Öyleydi zaten hepimiz bir kırık dalı olan ağacız kimi zaman
yeşerir meyve verir kimi zaman solarız. Fiziksel olarak da zihinsel olarak da
hep dolaylıdır bu çünkü biz dolaylı olan her şeyi çok severiz. Hatalarımızı
örtmenin ya da kendimizi eleştirmemenin en büyük dezavantajı budur. Birini kendi
hikayesinin başrolü yapıp, dolaylamak. Hayat bizim kendi dairemiz etrafında
dönüp sınırlarımızı çizmemizdir aslında ama kimi zaman o dairenin, çemberin
içine aldığımız bağzı sikten durumlar söz konusu olabiliyor. Şiir aslında bir
şeyi en mükemmeliyetçi tavırla, bazen en soyut haliyle düşündürme halidir ama sadece
bazen çünkü şiir çok ayrı bir kavramdır. Neyse şiir konusunun özüne dönecek
olursak şiir o anda baş gösteren etkenin içinde var olan bir durum olmuştur. Bazen
kısa bir şiir bir hikayenin aslında özetidir tıpkı bu hikayede olduğu gibi.
Bakmayın şiir dediğime şiir değildir bu çünkü şiir 21.yüzyıla ait bir kavram
değildir hele ki benim gibi hadsizlere hiç ait değildir yani biz şiire layık
değiliz ama Galip layıktır bir şiirin konusu olmaya, o tutkusunun miğferidir. Tutku
şiire konu olması gereken şiir gibi büyük bir kavramdır. Tutku demişken tutku
esir olmak değildir tutku aidiyetliktir. Dezenformasyon da değildir tutku
sadece var olmaktır. Galip sevgiyi görmeyen bir adam olarak yetiştiği için tüm
sevişenlerin birazcık mikrobudur, sevişme içinde bir mikrop olur sadece bir
mikrop, bir doz mikrop. İşte o mikrop sevgisizliğin temsilidir bunu kalpteki
küçük nokta siyahlık olayıyla benzetebiliriz. Sevgiyi görmemiş bir adam asla
galip değildir hatta hiç bile değildir çünkü sevgi dünyanın en genel
kavramıdır. İçinde sevgi namına bir bok olmayan birinden nasıl davranması
gerektiğini göremezsiniz. Sevgi de en az tutku kadar en çok şiir kadar değerli
bir yapıtaşıdır. Bir yuvanın ana temel etkeni sevgidir, sevginin olmadığı bir
yerde başka bir şey olabileceğini de zannetmiyorum. O ana kadar yani 19 yaşına
kadar sevgiyi bilememiş bir adam mantık dışında hareket edemez. Düşünsenize mantık
ile hareket ediyorsunuz her şeyde, sizce o duygudan yoksun düşüncelerin ulaşabildiği
bir yer olabilir mi, bir tutku söz konusu olabilir mi? Siz düşünmeden Galip
versin bu sorunun yanıtını.
Ben Galip Selçuk 31 yaşındayım hayatım, her insanın düşündüğü
gibi roman olur demiyorum çünkü her insan kendi hikayesinin başrolüdür, her
insan bir çizginin ürünüdür. Hayatım aslında 24 yaşında bir çiçeğin kokusunu
almaya başladığımda başlamış, farkında olmadan böyle gelişmiş her şey. Aslında
farkına varabildiğimiz her şey tedavülden kalktığında anlayabiliyoruz bunu. Annem
12, babam 14 yaşında terk etmiş beni her türeyiş bir terk ediştir aslında. Tam olarak
sofraya hep yalnız oturdum. Sofraya yalnız oturmak bir çiçeğin çiçek bahçesinde
yalnız başına kalması gibi bir şeydir. Yalnızlık burada baş gösterir sofraya tek
başına oturmak ile. İşte sevgisizlik sendromu o vakit baş göstermiş bir sofra
bezinin çaresizliği içinde. Yalnız büyüdüm, yalnız yaşadım 19 yaşına kadar. Bir
noksan olarak kaldı hep kalbimde kalabalık bir sofranın eşiğinde oturmak. Sofrayı
toplayan bile olmaya razıydım ama hiç sevmedim sofrayı toplamayı çünkü yalnız
başına kurduğun sofrayı toplamak bana yaptığın bir sanat eserini yıkmayı
andırıyordu. Olmadı ve hiçbir zaman olması gerektiği gibi olmadı. Orada burada
büyüdük ve geldik dönemin en popüler etkinliği olan üniversiteye. Eğleniyordum,
geziyordum, gülüyordum, fotoğraflar çekiyordum. Fotojenik olmak istemedim
aslında hiç çünkü fotojenik olmak normalde iyi değil ama fotoğrafta iyi olmaktı
sanki ya da bana öyle geliyordu. İstanbuldaydım burada fotoğraf çektirmeyene
enayi diyorlardı. Aslında İstanbul’un fotoğrafını sokaklardan çekmek
gerektiğini aşık olduktan sonra öğrendim. Fotoğraf sadece herhangi bir makine ile
çekmek değildi, sokağın dili olmaktı. Kimsesiz olmak beni kitaba, şiire,
araştırmaya, gezmeye, mücadeleci olmaya itti. Belki de en büyük kavgam bu ve
aşktı benim, kimsesizlik ve aşk. Sevgisizlik
bedenimi o kadar sarmıştı ki bir kimseye aşk namına ya da sevgi namına bir şey
beslemiyordum aslında korkuyordum da ama ta yıllar sonra anladığım bir şey
vardı elbet her aşk, sevgi bir gün biter. Öyle de olurdu biz Beyoğlu sokaklarını
tarumar ederken birileri bunu yazmıştı. Galata da bir senfoninin ortasında
kendimizi bulduğumuzda kavganın ne olduğunu samimice yaşardık ama o an için. Her
şey geçer, elbet geçer ama an hep kalır çünkü o an içinde kalır. Yalnızdım hem
fiziken hem ruhen çünkü korku ve sevgisizlik beni itmişti buraya o çukura. Her şey
güzeldi yine de çünkü hayatın içinden bir kesitti bu. Hayatımda iki kez aşık oldum
birini ben terk ettim diğeri de onun intikamını alıp terk etti beni. Bakmayın
ama ikisi de birbirinden güzel
hikayelerdi. Her yaşanmışlığın içinde mutlaka güzel bir şeyler olmuştur. Birincisi
sancılı değildi pek çünkü ben terk etmiştim ve aradan bir zaman geçtikten sonra
unutmuştum. İkincisi asıl hikayedir. Zaten her şeyin sonuncusu asıl hikaye olur
çünkü en çok o hatırlanır yakın zaman olduğu için. Halbuki zaman ilki için
yakın olsa o asıl hikaye olur. Benimki aslında öyle değildi. Benimki kişiseldi.
Hassiktir oradan dedim şu an kendime kişisel olmayan hangi aşk vardır ki. Fiziksel
olanda baya vardır ama benimki fiziksel değildi. Birincisini anlatmaya değer
bulmuyorum gerçi şimdi üçüncü aşk olsaydı ikiye de öyle derdim ama bu öyle
tahmin ettiğiniz gibi değildi, tutkuydu bu. Birincisi demişken birincisinin adı
hani kuşların etrafında çerçevelendiği şey var ya şiir de geçen durun sanırım
unuttum adını. Ama bir dakika hatırladım iyi ki de gökyüzüne ait bir isimmiş
yoksa hatırlamazdım. Gökyüzüne ait olması benim açımdan hep dezavantajdı çünkü
her yaktığım sigaranın ilk nefesinden sonra gökyüzüne bakarım. Adı Ay’dı.
Asıl hikaye bilenler bilir Uğur abla- Bekir hikayesi gibi bir
hikayeydi. Zamanla zaten Uğur abla ve Bekir karakterlerinin ne kadar gerçekçi
ve içimizde var olan bir hikaye olduğunu anlamıştım. Aradan zaman geçmiş her
bütünün dağılıp tekrar toparlanması gibi bir süreçteydim. Hayatımın noksanı
olan sevginin bir daha karşıma çıkması ve beni tekrar yanıltması beni derinden
etkilemişti. Derinden etkileyen aşk hikayesi değildi çünkü aşk geçer ama sevgi
genel bir kavram olur, noksan olur.
Yıllar evvel yaşanılan travmayı tekrar hatırlatan bir bütünün kırılmasıydı bu
hikaye yani birinci hikaye. İkinci hikaye birincisi gibi değildi hatta birin
bıraktığı etki ta beni geçmişe sürükleyen sevgisizlik bulvarına itmişti dal
kırılmış ben toparlamaya çalışıyordum. İkinci hikaye yani yine bir gökyüzü
terimi Güneş beni birincinin etkisinden çıkarmıştı. Ona aşık olmuştum ama bir
tutkuyla. O tutku beni sevgi kuşağının kucağına bırakmıştı ilk kez kendimi ait
hissetmiştim bir yere neydi deseniz gerçek şöyle derim Ay beni geçmişe 12-14
yaşlarıma götürüp o sevgisizliğin içine salmış, Güneş ise tıpkı bir bahar
neşesiyle her yanımı sarmıştı. Güneş’i izliyor mutlu oluyordum, Güneş’in
gülüşünü seyredip sevgi doluyordum, Güneş’i görünce göğsümde orkideler
açıyordu. Aşık oldum ve geçmişin tüm kötü yanlarını bir köşeye sıkıştırdım. Güneş
bir kez bana açtı sonra dalımı soldurdu ama köklerim daha da yeşeriyordu ona
olan tutkum sayesinde. O yoktu ama tutkusu beni iyi yapmıştı, beni
sevgisizlikten kurtarmıştı o boşluğun bir yanı olmamıştım. Bana hayatım boyunca
sahip olamayacağım şeyi vermişti elime, masumiyetimi, çocukluğumu, yuvamı,
sevgiyi. O yoktu,olmamıştı adına birçok hikaye, şiir yazılmıştı ama o yoktu. O farkında
değildi olsaydı gelirdi olsaydı öperdi dalımdan, kolumdan. Oysa ben onu
tutkumun verdiği şaman şölenleri gibi seviyordum. Tutku insanı mutlu eder, tatmin eder, anın içine tanık eder. Tutku var olmaktır her insanın bir tutkusu vardır, kiminin aşk, kiminin yol, kiminin rasyonel takıntılardır. Benim tutkumda onun aşkıydı. Öyle de oldu o tutkunun
peşinden yıllarca gittim, o gelmedi hiç ama soyadım gibi akan seller gibi ben
kendime geldim..
19 Aralık 2018 Çarşamba
bizim düzenimiz
bizim düzenimiz
Düzen ve suç birbirleriyle orantılı şeylerdir. Düzenin buyurduğu şekilde olmak zorunda olduğumuz için birşeyleri reddetmekten korkuyoruz, boyun eğiyoruz kısacası. Düzene buyruk harekette bulunmak düzen dışında kalmaya neden olur yani düzenin ve bizim istediğimiz şeylerin buluştuğu noktanın dışında kalmak. Bundandır ki asla ama asla cesur olamıyoruz. Düzene başkaldırı aslında dışlanma psikolojisinin etik hale getirilmesidir oysa doğamız gibi cesur olduğumuz zaman düzenin bize göre işleyeceğini de biliyoruz. Kim hayatı boyunca düzene inat birşeyleri reddetti ki eden olduysa da hep kaybetti bu kirli düzende. Düzen bizi suça itti, benliğimizi elimizden aldı utanmasa donumuzu da alacak ama yine de biz boyun eğeniz düzene. Düzen dediğime bakmayın Nietzsche gibi evrensel düzeni sorgulamıyorum ki sorgulayamam da benim sorgulamak istediğim düzen hepimizin kendimizce yarattığı köleliktir. Köle olmak eski çağlardan daha meşrudur bunu sizde iyi bilirsiniz sadece adını popüler kültür, teknoloji, modernite olarak koymuşuz sadece. Evet korkuyoruz biz çünkü maddi kaygılarımız, duygusal kaygılarımız benliğimizi elimizden öyle bir almış ki birazcık bile cesur olamıyoruz. Sen elinde ki telefonun daha mükemmel olması için 36 ay taksitle alıp tam üç yıl telefonun 3 üst modeli çıkana dek taksit ödüyorsun, ben aldığım montun beni sıcak tutması değilde daha şık durması için üç kat daha fazla ödüyorum, o aldığı arabanın kredisini ödemek için bütün ömrü boyunca çalışıyor hemde usanmadan kendine vakit ayıramadan, diğeri bir gazete de yazmak uğruna sansüre boyun eğiyor ee ben burada düşüncelerimi özgürce ifade edemedikten sonra neden yazayım ki bunun bir anlamı var mı? Gerçekten böyle çünkü biz dünyamızı bu hale getirdik artık değiştirmemiz içinde ölmemiz gerekiyor, ölmesek de bir ömür boyun eğmek zorundayız her ne kadar güçlü görünmeye çalışsak, gülsek, eğlensek de hiçbir şey sanmak istediğimiz gibi değil ki bunları yaparken bile başaramıyoruz zaten.
Düzen ve suç birbirleriyle orantılı şeylerdir. Düzenin buyurduğu şekilde olmak zorunda olduğumuz için birşeyleri reddetmekten korkuyoruz, boyun eğiyoruz kısacası. Düzene buyruk harekette bulunmak düzen dışında kalmaya neden olur yani düzenin ve bizim istediğimiz şeylerin buluştuğu noktanın dışında kalmak. Bundandır ki asla ama asla cesur olamıyoruz. Düzene başkaldırı aslında dışlanma psikolojisinin etik hale getirilmesidir oysa doğamız gibi cesur olduğumuz zaman düzenin bize göre işleyeceğini de biliyoruz. Kim hayatı boyunca düzene inat birşeyleri reddetti ki eden olduysa da hep kaybetti bu kirli düzende. Düzen bizi suça itti, benliğimizi elimizden aldı utanmasa donumuzu da alacak ama yine de biz boyun eğeniz düzene. Düzen dediğime bakmayın Nietzsche gibi evrensel düzeni sorgulamıyorum ki sorgulayamam da benim sorgulamak istediğim düzen hepimizin kendimizce yarattığı köleliktir. Köle olmak eski çağlardan daha meşrudur bunu sizde iyi bilirsiniz sadece adını popüler kültür, teknoloji, modernite olarak koymuşuz sadece. Evet korkuyoruz biz çünkü maddi kaygılarımız, duygusal kaygılarımız benliğimizi elimizden öyle bir almış ki birazcık bile cesur olamıyoruz. Sen elinde ki telefonun daha mükemmel olması için 36 ay taksitle alıp tam üç yıl telefonun 3 üst modeli çıkana dek taksit ödüyorsun, ben aldığım montun beni sıcak tutması değilde daha şık durması için üç kat daha fazla ödüyorum, o aldığı arabanın kredisini ödemek için bütün ömrü boyunca çalışıyor hemde usanmadan kendine vakit ayıramadan, diğeri bir gazete de yazmak uğruna sansüre boyun eğiyor ee ben burada düşüncelerimi özgürce ifade edemedikten sonra neden yazayım ki bunun bir anlamı var mı? Gerçekten böyle çünkü biz dünyamızı bu hale getirdik artık değiştirmemiz içinde ölmemiz gerekiyor, ölmesek de bir ömür boyun eğmek zorundayız her ne kadar güçlü görünmeye çalışsak, gülsek, eğlensek de hiçbir şey sanmak istediğimiz gibi değil ki bunları yaparken bile başaramıyoruz zaten.
majör leşler ve amokachi çalımları
majör leşler ve amokachi çalımları
elini sol tarafına koyduğunda
baskılıyorsun majör leşleri
saklıyorsun
dağarcığındaki yetersiz mürekkebi
notasız bir şarkının ıslığı oluyorsun
hayattasın ve çözümsüzsün
özgür bir ölü olup çürümeyeceksin
üstelik iplerin göğün göğsünde kararmış
yağmur yağıyor solgun bedenine
vücudundaki tümörler akıyor yavaş yavaş
toprak gıcırdıyor
her yanı sarıyor aşk köpükleri
bir sözün ağızdan çıkıp yayılması hızında
sarıyor her yanı döllenmeyle tohumlanmış kökler
hala seni arıyorum vücudumda
baskılanan leşler can çekişirken
kalbim çok kuyu
boşalmanı bekliyorum
majör leşler göğe yüklseldiğinde
elini sol tarafına koyduğunda
baskılıyorsun majör leşleri
saklıyorsun
dağarcığındaki yetersiz mürekkebi
notasız bir şarkının ıslığı oluyorsun
hayattasın ve çözümsüzsün
özgür bir ölü olup çürümeyeceksin
üstelik iplerin göğün göğsünde kararmış
yağmur yağıyor solgun bedenine
vücudundaki tümörler akıyor yavaş yavaş
toprak gıcırdıyor
her yanı sarıyor aşk köpükleri
bir sözün ağızdan çıkıp yayılması hızında
sarıyor her yanı döllenmeyle tohumlanmış kökler
hala seni arıyorum vücudumda
baskılanan leşler can çekişirken
kalbim çok kuyu
boşalmanı bekliyorum
majör leşler göğe yüklseldiğinde
fasit daire
fasit daire
çiçeği burnunda tüm sevişenlerin
gogol paltosunu giymiş beni bekliyor
seninle ilk buluştuğumuz psikanaliz seansında
işte orada verecek bana paltosunu
ve böylelikle sana dar bir vaat ile yaklaşıyorum
kör organlar aşk denilen kuyuda
yusuf oluveriyorum
kuyuya dalıp seninle doğmak için
kendimi bertaraf edilmiş putperestlerin arasında buluyorum
nietzsche geliyor sorguluyorum kendimi
bende putperest olduğumu anlıyorum
çünkü sana inanıyorum
kokla bedenimi incir kokuyorum pelerinler gibi
sahneye çıkarıyor şekspir beni
elime veriyor soneyi
oku diyor
okuyorum tanrı göğsümde ağlıyor her adın geçtiğinde
güneş açamıyor hüzün ile aşkın adını aldığı vakitte
bir sabah telaffuzunda
iç organlarımı sarıyor nefesinin yabani tarafı
kemiriyor kelebek gibi
bir daha doğmak zorunda kemirilen arayışlar
kaldırıyorum şarabımı sana doğru
mozart kulağımı kaşıyor
sanki sen anıyorsun beni
bağışla beni sevgilim
yasallığını reddediyorum anarşist deney tahtasında
hiç yoksun
olmamışsın
sonemi alıyorum elime
şekspir ağlıyor
romeo ve juliet doğuyor..
çiçeği burnunda tüm sevişenlerin
gogol paltosunu giymiş beni bekliyor
seninle ilk buluştuğumuz psikanaliz seansında
işte orada verecek bana paltosunu
ve böylelikle sana dar bir vaat ile yaklaşıyorum
kör organlar aşk denilen kuyuda
yusuf oluveriyorum
kuyuya dalıp seninle doğmak için
kendimi bertaraf edilmiş putperestlerin arasında buluyorum
nietzsche geliyor sorguluyorum kendimi
bende putperest olduğumu anlıyorum
çünkü sana inanıyorum
kokla bedenimi incir kokuyorum pelerinler gibi
sahneye çıkarıyor şekspir beni
elime veriyor soneyi
oku diyor
okuyorum tanrı göğsümde ağlıyor her adın geçtiğinde
güneş açamıyor hüzün ile aşkın adını aldığı vakitte
bir sabah telaffuzunda
iç organlarımı sarıyor nefesinin yabani tarafı
kemiriyor kelebek gibi
bir daha doğmak zorunda kemirilen arayışlar
kaldırıyorum şarabımı sana doğru
mozart kulağımı kaşıyor
sanki sen anıyorsun beni
bağışla beni sevgilim
yasallığını reddediyorum anarşist deney tahtasında
hiç yoksun
olmamışsın
sonemi alıyorum elime
şekspir ağlıyor
romeo ve juliet doğuyor..
annemin örgü ipi ve siyasi reform hareketleri
annemin örgü ipi ve siyasi reform hareketleri
mahcuz aşklar döküyor annem örgülerine
bana kalın kışlık çorap düşüyor
örülen çoraplar bedenimi sarıyor
faal bir duruşla
cumhuriyet sen kokuyor sokaklarda
bilmem ne partisinin başkanı seni çığrıyor bana
oy pusulasında resmin beni mühürlüyor
seni açılan sandık miktarınca seyrediyorum
ve bası yarası var parti logolarında
sen cumhuriyet kokuyorsun laik bir aşkla
ben -istanbul hükümeti- ne de düşüyorum gözlerinden
yaz alıyor başını sana doğru
soğuk
üşüyorum
annem bana kazaklar öresiye
kapıyorum göğsümü
nefesimi tutsam ölüm
tühh
tam da buralara uygun bir kaç dizge olmalıydı
ve adımımı attığım yer dizinin dibi
mürekkep balıkları üç boyutlu taklit edebiliyorlar herhangi bir şeyi
ayrıca kırmızınında binbir türlü türevi var
yine de şık dururdu
annemin ördüğü kazak bedenimde
ve siyasi partilerde reformist hareketler
vakıa sen erimin benden uzakta
siyasi partiler mükerrer hareketler içinde
mahcuz aşklar döküyor annem örgülerine
bana kalın kışlık çorap düşüyor
örülen çoraplar bedenimi sarıyor
faal bir duruşla
cumhuriyet sen kokuyor sokaklarda
bilmem ne partisinin başkanı seni çığrıyor bana
oy pusulasında resmin beni mühürlüyor
seni açılan sandık miktarınca seyrediyorum
ve bası yarası var parti logolarında
sen cumhuriyet kokuyorsun laik bir aşkla
ben -istanbul hükümeti- ne de düşüyorum gözlerinden
yaz alıyor başını sana doğru
soğuk
üşüyorum
annem bana kazaklar öresiye
kapıyorum göğsümü
nefesimi tutsam ölüm
tühh
tam da buralara uygun bir kaç dizge olmalıydı
ve adımımı attığım yer dizinin dibi
mürekkep balıkları üç boyutlu taklit edebiliyorlar herhangi bir şeyi
ayrıca kırmızınında binbir türlü türevi var
yine de şık dururdu
annemin ördüğü kazak bedenimde
ve siyasi partilerde reformist hareketler
vakıa sen erimin benden uzakta
siyasi partiler mükerrer hareketler içinde
müzmin mükerrer aşık
müzmin mükerrer aşık
afrikada bir su kuyusuna yarar ancak ellerim
madenler geçmişle aramdaki tek bendim
dönüp kendimi arıyorum
bir kaç damla suya bulanıyor ellerim
kaldırıp göğe bakınıp tanrıya
arıyorum
ama hep seni buluyorum
ben seni düzenli olarak seviyorum
ellerimin yaralı reçetesinde yazıyor adın senin
günbatımına doğru düşüyorum bedenindeki ürkek sandalın içine
afrikadaki bir su kuyusuna yarar ancak ellerim
madenler bunamış bir massal gibi evim benim
yorgun düşüyorum
tenim tenine denktaş bir terle
dönüyorum sırtımı
gözümü kapatıp
başımı yıldızlara dayadığımda uyku sersemi oluyorum
uyuyunca aklımı ters giydiriyorsun bana
bu denli tehlikeli
bu denli mamafih
ürkek bedenim hep aşka aç
an dediğim yerde
işte burada
tam da burada
afrikada bir su kuyusuna yarar ancak ellerim
afrikada bir su kuyusuna yarar ancak ellerim
madenler geçmişle aramdaki tek bendim
dönüp kendimi arıyorum
bir kaç damla suya bulanıyor ellerim
kaldırıp göğe bakınıp tanrıya
arıyorum
ama hep seni buluyorum
ben seni düzenli olarak seviyorum
ellerimin yaralı reçetesinde yazıyor adın senin
günbatımına doğru düşüyorum bedenindeki ürkek sandalın içine
afrikadaki bir su kuyusuna yarar ancak ellerim
madenler bunamış bir massal gibi evim benim
yorgun düşüyorum
tenim tenine denktaş bir terle
dönüyorum sırtımı
gözümü kapatıp
başımı yıldızlara dayadığımda uyku sersemi oluyorum
uyuyunca aklımı ters giydiriyorsun bana
bu denli tehlikeli
bu denli mamafih
ürkek bedenim hep aşka aç
an dediğim yerde
işte burada
tam da burada
afrikada bir su kuyusuna yarar ancak ellerim
kademede bir kar tanesi
kademede bir kar tanesi
ürkek yalnızlığın çekmeye başlıyor beni kendine
bir damla boyun düşüyorum
kakalamaya başlıyor zihnim beni sana
gök boyunca ışıldıyor o damla
nefes alışverişlerim hızlanıyor
düğmelerim pantolonumun önünde birer parmaklık
boğum boğum yutkunmalarıma
-bedenim bedenine yad-
benden yabancı iniltilerin ilişiyor
atmosferin gökyüzüne dönüştüğü yerde
sertleşiyor o damla
derin soğuğun usul rüzgarlara denk gelmediği yerlerde
biraz daha sertleşiyor
kırmızıyı burada iç çamaşırı olarak hayal edemiyorum
kaçırırken gözlerimi gözlerinden
gözlerim gözlerine gözlerinden
ancak gözlerine denk geliyor
-hiç yaşamadığım bir heyecanı tüttürüyorum bu arada-
adımlarım sana doğru sıklaşıyor
bir nefes alayım derken
bir kaçı birden iniyor göğsüme
yavaşça biçimlenmeye başlıyor yağmur damlası
ya da sertleşmiş yağmur damlası
halkanın içine mızraklar inmeye başlamış oluyor
beethoven yükselmeye başlıyor
adımlarım kayarcasına
parkenin üzerinden uçuşuyor
kıyafetlerim birer yük
onları orada bırakıyorum
bir kuyumcuda cimri bir adamın altını yere düşüyor
nazikçe eğiliyor
bütün samimiyetiyle altının üzerine eğiliyor
onu rahatça bulmuş olmanın gülümsemesi
yüzüne işliyor
halka iyice biçimlenmiş oluyor
taklit edilmesi güç bir geometrik ifadeye dönüşüyor
burada ne yapacağımı bilmiyorum
bu yüzden kuyumcudaki adamı taklit ediyorum
göğsümdeki ter damlasına birer top mahiyetinde
çarpan nefesin başımı döndürmeye başlıyor
artık mükemmel bir sanat eserine dönüşmüş
kar tanesi evimin penceresine düşüyor
kar diyorsun
bakıyorum
kalkıp yerinden ona doğruluyorsun
çarpık aşklaşmada mükemmel defans örnekleri
kademen başı dönmüş ben tarafından karşılıksız bırakılıyor
ne güzel düşüyor yere kar
ürkek yalnızlığın çekmeye başlıyor beni kendine
bir damla boyun düşüyorum
kakalamaya başlıyor zihnim beni sana
gök boyunca ışıldıyor o damla
nefes alışverişlerim hızlanıyor
düğmelerim pantolonumun önünde birer parmaklık
boğum boğum yutkunmalarıma
-bedenim bedenine yad-
benden yabancı iniltilerin ilişiyor
atmosferin gökyüzüne dönüştüğü yerde
sertleşiyor o damla
derin soğuğun usul rüzgarlara denk gelmediği yerlerde
biraz daha sertleşiyor
kırmızıyı burada iç çamaşırı olarak hayal edemiyorum
kaçırırken gözlerimi gözlerinden
gözlerim gözlerine gözlerinden
ancak gözlerine denk geliyor
-hiç yaşamadığım bir heyecanı tüttürüyorum bu arada-
adımlarım sana doğru sıklaşıyor
bir nefes alayım derken
bir kaçı birden iniyor göğsüme
yavaşça biçimlenmeye başlıyor yağmur damlası
ya da sertleşmiş yağmur damlası
halkanın içine mızraklar inmeye başlamış oluyor
beethoven yükselmeye başlıyor
adımlarım kayarcasına
parkenin üzerinden uçuşuyor
kıyafetlerim birer yük
onları orada bırakıyorum
bir kuyumcuda cimri bir adamın altını yere düşüyor
nazikçe eğiliyor
bütün samimiyetiyle altının üzerine eğiliyor
onu rahatça bulmuş olmanın gülümsemesi
yüzüne işliyor
halka iyice biçimlenmiş oluyor
taklit edilmesi güç bir geometrik ifadeye dönüşüyor
burada ne yapacağımı bilmiyorum
bu yüzden kuyumcudaki adamı taklit ediyorum
göğsümdeki ter damlasına birer top mahiyetinde
çarpan nefesin başımı döndürmeye başlıyor
artık mükemmel bir sanat eserine dönüşmüş
kar tanesi evimin penceresine düşüyor
kar diyorsun
bakıyorum
kalkıp yerinden ona doğruluyorsun
çarpık aşklaşmada mükemmel defans örnekleri
kademen başı dönmüş ben tarafından karşılıksız bırakılıyor
ne güzel düşüyor yere kar
kimse geceleri ölmek istemez
kimse geceleri ölmek istemez
yalnızlığım benim aklımın celladı
herkes kendi cenazesini yıkamak ister
herkes ölebilir
geceler ölülerle beslenir
yalnızlık yalnızlarla
yalnızlığım benim aklımın celladı
herkes kendi cenazesini yıkamak ister
herkes ölebilir
geceler ölülerle beslenir
yalnızlık yalnızlarla
iki nokta yan yana gelmez
iki nokta yan yana gelmez
ben beceriksiz bir adamım
ben beceriksiz bir adamım
çok şiir yazdım bugüne dek
en okunaklısı sendin
ama sende de virgülleri unutmuşum
dedim ya çok beceriksiz bir adamım
ata binmeden düşer
seni izlerken parmağımı kırar
yıldızları seyreder aşık olurum
gamzene konacak noktalı virgüller üretir
imla hatası yaparım
müstesna fikirlerle aldatırım seni
ama gayet açık
dediğim gibi ben beceriksiz bir adamım
şiir yazarım hiçbiri okunmaz
üstelik şekspir bana kızar
noktalara önem gösteririm
seni de nokta sayar
yalnız kalma diye kendimi yanına atarım
sana eş ikinci nokta olurum
üçüncüsüne ve yalnızlığına yer yoktur
benim lügatımda
dediğim gibi ben beceriksiz bir adamım
burası karışık
okunaklı tek şey sensin
sabıka kaydı
sabıka kaydı
gitmenin nabız kontrollü bir sabıka kaydı var
gitmenin içinde ağır dram bir oyun var
sahnede bulutlu bir toz var
gösterdiği tevazuda bir yanılgı var gitmenin
bu gece şehir durağan bir korna sesi
bu gece bütün cansızlar yavşak
nağmesiz delip geçecek içimizden
gırtlağa dayanan bıçak
her gidiş kayıtsız sabıkadır
ve herkes gitmenin ardında kalmış bir kayıttır
bu şehir gitmelerin ağıtıdır
bir manası yok sabıkaların
bir benzeri daha yok yalnızlığın
kimsenin ulaşamadığı mağlubiyetlerde..
gitmenin nabız kontrollü bir sabıka kaydı var
gitmenin içinde ağır dram bir oyun var
sahnede bulutlu bir toz var
gösterdiği tevazuda bir yanılgı var gitmenin
bu gece şehir durağan bir korna sesi
bu gece bütün cansızlar yavşak
nağmesiz delip geçecek içimizden
gırtlağa dayanan bıçak
her gidiş kayıtsız sabıkadır
ve herkes gitmenin ardında kalmış bir kayıttır
bu şehir gitmelerin ağıtıdır
bir manası yok sabıkaların
bir benzeri daha yok yalnızlığın
kimsenin ulaşamadığı mağlubiyetlerde..
dütlü kalmış zaman
dütlü kalmış zaman
çok fazla nefes alamadım sensiz
ama
bir komplekse doldurdum nefesini
pencereyi kapadım
göğsümü tıkadım
senin nefesinin olmadığı yere
ağzımı dayadım
gök dolmasın
sen dileneyim diye
açım
-oksijen falan yalan-
tüm doktorlar kuşe kağıtları ile bantladı
her yeri
gök dolabilir içeri
dolarsa affetmem seni
kompleksimdeki kan tükeniyor
yoğun bakımlar seni dütlüyor
acele et-gel
nefesim tükeniyor..
gök dolabilir içeri*
Arkadaş Zekai Özger
çok fazla nefes alamadım sensiz
ama
bir komplekse doldurdum nefesini
pencereyi kapadım
göğsümü tıkadım
senin nefesinin olmadığı yere
ağzımı dayadım
gök dolmasın
sen dileneyim diye
açım
-oksijen falan yalan-
tüm doktorlar kuşe kağıtları ile bantladı
her yeri
gök dolabilir içeri
dolarsa affetmem seni
kompleksimdeki kan tükeniyor
yoğun bakımlar seni dütlüyor
acele et-gel
nefesim tükeniyor..
gök dolabilir içeri*
Arkadaş Zekai Özger
kanın uğramadığı damarlar
kanın uğramadığı damarlar
nereden bilebilirdim ki damarlarıma işleyeceğini
annem kardiyologlara götürdü beni
kalp ritimlerim sevdanın kararmasına basmış seni
kalp kapakçıklarım seni şişmiş
damarlarıma sıkışıp kalmışsın
toplanmış tüm kardiyologlar
çözüm arıyor
senin pasaportunmuş ora
açsalar damarı nefesin lince renk tutacakmış
recl edecekler sanırım kalbimi
ama bir ordinaryüs olaya el atmış
açarsak nefesi tükenir
bırakın tıkanık kalsın
belki kirli kan temizler onu..
nereden bilebilirdim ki damarlarıma işleyeceğini
annem kardiyologlara götürdü beni
kalp ritimlerim sevdanın kararmasına basmış seni
kalp kapakçıklarım seni şişmiş
damarlarıma sıkışıp kalmışsın
toplanmış tüm kardiyologlar
çözüm arıyor
senin pasaportunmuş ora
açsalar damarı nefesin lince renk tutacakmış
recl edecekler sanırım kalbimi
ama bir ordinaryüs olaya el atmış
açarsak nefesi tükenir
bırakın tıkanık kalsın
belki kirli kan temizler onu..
beni tanrı gömebilir
beni tanrı gömebilir
geceye kısık kesişmelerim akıyor cüssesizliğimden
bu yüzden geceleri çarşıya çıkmalar yasak
geceleri çarşıya çıkmalar yasak
bu yüzden
gece gömmezler beni şehire
vücudum ışıldar mutlaka
sen beni sevmezsin yani
sevilen seveni sevmez
bu bir gurur tablosu olarak
asılır tüm dostlarımın yakasına
benim hafızam orada ölür
bedenim gibi senin tesirin altında
tekrar edildikçe sen
ölüm sertleşiyor
çürük bedenimin yalnızlığı bundanmış
sonra pamuğu şaraba bandırıp tıkarlar
aşkın en ürkünç bölümüne
hatıralarımı kılar tüm cemaat
sonra taşırlar seni omuzlarında
gömmeye yakın melekler tek tek öper
senin öpmediğin yerlerden
kırık hafızamla son kez seni anarım
ve tanrı gelir-beni ancak tanrı gömebilir
sonra herkes dağılır
sen dağılırsın hafızamdan
ben çıkarım tekrar mezardan..
geceye kısık kesişmelerim akıyor cüssesizliğimden
bu yüzden geceleri çarşıya çıkmalar yasak
geceleri çarşıya çıkmalar yasak
bu yüzden
gece gömmezler beni şehire
vücudum ışıldar mutlaka
sen beni sevmezsin yani
sevilen seveni sevmez
bu bir gurur tablosu olarak
asılır tüm dostlarımın yakasına
benim hafızam orada ölür
bedenim gibi senin tesirin altında
tekrar edildikçe sen
ölüm sertleşiyor
çürük bedenimin yalnızlığı bundanmış
sonra pamuğu şaraba bandırıp tıkarlar
aşkın en ürkünç bölümüne
hatıralarımı kılar tüm cemaat
sonra taşırlar seni omuzlarında
gömmeye yakın melekler tek tek öper
senin öpmediğin yerlerden
kırık hafızamla son kez seni anarım
ve tanrı gelir-beni ancak tanrı gömebilir
sonra herkes dağılır
sen dağılırsın hafızamdan
ben çıkarım tekrar mezardan..
kesik bilekle akor dersi
kesik bilekle akor dersi
çalamadım affet
çalamadım affet
portmantoya astığım sözleri
anın
bana bakmış
portmantoya asmadığım sözleri
bana bakmış
portmantoya asmadığım sözleri
pabucu dama atılıyordu neferlerin
ateşin içine gizlensem de tutamıyordum nefesleri
uzak şehirler bombardıman hevesleri
sesleri
eski dostlarım kırık bir gitarın
eski dostlarım kırık bir gitarın
dönüyoruz
dönmemiz senin girdabın
dönmemiz senin girdabın
bas gitar anımsatıyordu gelip gidişlerin
nefesim kesikti çalamadım
affet ürperten sesleri
ahengi bozup dinlerim sesini
çalamadım affet
kesikti bileklerim
18 Kasım 2018 Pazar
Sansür..
Sansür..
Umrumda değildi. Üzerimde gri bir palto, yanımda bilmem kaç dakikadır susan bir telefon ve soğuk yakıcı bir hava. Palto demişken Gogol'un paltosu olmasa biz şu an bunları yazamayacaktık ondandır ki her şeye paltoyla başlamak istiyorum. Ağaçların gölgesinin olmadığı, göğü seyredemediğimiz birgündü. Kulaklık takıp yürüyen bir gencin hiçsizliği, radyo başında saatlerce beklenilen bir şarkı gibiydi sevgilim bugün. Ülkede zaten işler pek yolunda değildi. Ekonomi çaktırılmayan bir allak bullaklık içinde. Yeşillikler desen beton pazarına dönmüş bizde buna gülüyor, eğleniyoruz laçkalaşmış saçlarımız gibi. Oysa sevgilim saçlarına değen yıldızlar Satürn'den fırlamış gibi parlak ve de kibardı. Her yanı pastel boya sardıran gözlerin kendi benliğini asla bulamamış ve bulamayacak bir karanlıkta, gün ışığının karanlığında. Korkmak, kaçmak yazgı değil seçim. Sansür desen sevgilim her yana makbul bir şekilde oturmuş, kan çanağına dönmüş güneş gibi. Sansür demişken iyiki de sansür var ya. Olmasa ne yapacaktık herkes istediği şeyi söyleyebilecekti. Hatta az bile yapıyorlar duyguları, düşünceleri de sansürlemeliler. Hatta biraz daha ilerisi aşk da sansürlenmeli. Yanıma doğru yavaşça geldi oturdu torbacı bir arkadaş, elinde gazete, hangi gazete olduğunun bir önemi yok çünkü ülkede gazeteler tek ses, aykırı olanın sesi kesilir sevgilim. Abi birşey lazım mı ? Diye sordu. Sar bir üçlü beraber muhabbet edelim dedim. Sardı, kızgın bir yalnızlık gibi yaktı ve soğuk rüzgarın, yoksulluğun inadına sertçe meyletti cigaraya. İnsan kızgınlıktan meyleder ya felsefenin nihilist yanına, müziğin sertine. Öyle oldu işte. İşler nasıl diye sordum. Ne olsun abi kazanmaya çalışıyoruz işte diye söze girdi. İşte sevgilim ülkenin durumu herşeyi özetliyordu aslında ve her kötüye giden şeyin başında elbette yoksulluk vardı. Kiminin maddi, kiminin sevgisel bir kırıntısı, yoksulluğu vardı. Suç diye bahsedilen, kötülük, yasak diye nakledilen herşeyin başı da yoksulluktu işte. Bende senin yoksunluğunla denize olta atmayı öğrenmiştim işte sevgilim. Açlık sınırı, asgari ücret falan demişken senin gözbebeklerinin renginin solduğunu farkettim geçen. Aslında sevgilim ülkemiz buna müsait bir yerdi, gözbebeklerin solmasına. Sansüre gelecek olursak kuşlar da sansürlenmeliydi bence çünkü özgürce uçmamaları gerek ya da balıklar da sansürlenmeliydi çünkü yüzmemeleri gerekirdi. Seni de sansürlemeliler belki gerçi sen zaten sansür programının içindesin korkak, ülke ekonomisi gibi olan hissiyatını saklaman gibi. Sansür sana değil çiçeklere, ağaçlara uygulanmalı. Betonlaşmalı çünkü her yer güzel olan herşey beton yığını olmalı. Göğü, yıldızları seyretmemeli insanlar. İki yudum aldım tekrardan, sağlam keyifçiydik bizde iki iki gidiyorduk. Sen ne düşünüyorsun sansür konusunda kardeşim diye sordum. Abi biz ne anlarız sansürden dedi. Haklıydı o fırsatı vermemişlerdi ve hiçbir zaman vermeyeceklerdi. Çünkü birileri sınırları çizmişti, sen böyle yapacaksın, sen onu satacaksın, sen ağaçları keseceksin, sen bunu yazmayacaksın, sen bunu basmayacaksın, sen aşık olamayacaksın, sen sevmeyeceksin, sen uçmayacaksın, sen yüzmeyeceksin..... Gerçekten böyleydi sevgilim. Başımı yavaşça arkaya doğru götürüp seni seyrettiğim çıplak gözlerle memleketi seyrettim. Bu arada Yeşilçam aklıma geldi. Bilirsin Yeşilçam'ı da en az senin kadar severim. Yine sansürlemişlerdi sevgilim Yeşilçam'ı, ağaçları, böcekleri, balıkları bunu da söyliyeyim gazeteler baskıya girmeyi, kuşlar uçmayı, böcekler vızıldamayı bıraksa bile ben yine de bırakmam seni sevmeyi..
Umrumda değildi. Üzerimde gri bir palto, yanımda bilmem kaç dakikadır susan bir telefon ve soğuk yakıcı bir hava. Palto demişken Gogol'un paltosu olmasa biz şu an bunları yazamayacaktık ondandır ki her şeye paltoyla başlamak istiyorum. Ağaçların gölgesinin olmadığı, göğü seyredemediğimiz birgündü. Kulaklık takıp yürüyen bir gencin hiçsizliği, radyo başında saatlerce beklenilen bir şarkı gibiydi sevgilim bugün. Ülkede zaten işler pek yolunda değildi. Ekonomi çaktırılmayan bir allak bullaklık içinde. Yeşillikler desen beton pazarına dönmüş bizde buna gülüyor, eğleniyoruz laçkalaşmış saçlarımız gibi. Oysa sevgilim saçlarına değen yıldızlar Satürn'den fırlamış gibi parlak ve de kibardı. Her yanı pastel boya sardıran gözlerin kendi benliğini asla bulamamış ve bulamayacak bir karanlıkta, gün ışığının karanlığında. Korkmak, kaçmak yazgı değil seçim. Sansür desen sevgilim her yana makbul bir şekilde oturmuş, kan çanağına dönmüş güneş gibi. Sansür demişken iyiki de sansür var ya. Olmasa ne yapacaktık herkes istediği şeyi söyleyebilecekti. Hatta az bile yapıyorlar duyguları, düşünceleri de sansürlemeliler. Hatta biraz daha ilerisi aşk da sansürlenmeli. Yanıma doğru yavaşça geldi oturdu torbacı bir arkadaş, elinde gazete, hangi gazete olduğunun bir önemi yok çünkü ülkede gazeteler tek ses, aykırı olanın sesi kesilir sevgilim. Abi birşey lazım mı ? Diye sordu. Sar bir üçlü beraber muhabbet edelim dedim. Sardı, kızgın bir yalnızlık gibi yaktı ve soğuk rüzgarın, yoksulluğun inadına sertçe meyletti cigaraya. İnsan kızgınlıktan meyleder ya felsefenin nihilist yanına, müziğin sertine. Öyle oldu işte. İşler nasıl diye sordum. Ne olsun abi kazanmaya çalışıyoruz işte diye söze girdi. İşte sevgilim ülkenin durumu herşeyi özetliyordu aslında ve her kötüye giden şeyin başında elbette yoksulluk vardı. Kiminin maddi, kiminin sevgisel bir kırıntısı, yoksulluğu vardı. Suç diye bahsedilen, kötülük, yasak diye nakledilen herşeyin başı da yoksulluktu işte. Bende senin yoksunluğunla denize olta atmayı öğrenmiştim işte sevgilim. Açlık sınırı, asgari ücret falan demişken senin gözbebeklerinin renginin solduğunu farkettim geçen. Aslında sevgilim ülkemiz buna müsait bir yerdi, gözbebeklerin solmasına. Sansüre gelecek olursak kuşlar da sansürlenmeliydi bence çünkü özgürce uçmamaları gerek ya da balıklar da sansürlenmeliydi çünkü yüzmemeleri gerekirdi. Seni de sansürlemeliler belki gerçi sen zaten sansür programının içindesin korkak, ülke ekonomisi gibi olan hissiyatını saklaman gibi. Sansür sana değil çiçeklere, ağaçlara uygulanmalı. Betonlaşmalı çünkü her yer güzel olan herşey beton yığını olmalı. Göğü, yıldızları seyretmemeli insanlar. İki yudum aldım tekrardan, sağlam keyifçiydik bizde iki iki gidiyorduk. Sen ne düşünüyorsun sansür konusunda kardeşim diye sordum. Abi biz ne anlarız sansürden dedi. Haklıydı o fırsatı vermemişlerdi ve hiçbir zaman vermeyeceklerdi. Çünkü birileri sınırları çizmişti, sen böyle yapacaksın, sen onu satacaksın, sen ağaçları keseceksin, sen bunu yazmayacaksın, sen bunu basmayacaksın, sen aşık olamayacaksın, sen sevmeyeceksin, sen uçmayacaksın, sen yüzmeyeceksin..... Gerçekten böyleydi sevgilim. Başımı yavaşça arkaya doğru götürüp seni seyrettiğim çıplak gözlerle memleketi seyrettim. Bu arada Yeşilçam aklıma geldi. Bilirsin Yeşilçam'ı da en az senin kadar severim. Yine sansürlemişlerdi sevgilim Yeşilçam'ı, ağaçları, böcekleri, balıkları bunu da söyliyeyim gazeteler baskıya girmeyi, kuşlar uçmayı, böcekler vızıldamayı bıraksa bile ben yine de bırakmam seni sevmeyi..
13 Kasım 2018 Salı
Dengbéj Şakiro Anısına..
Dengbéj Şakiro Anısına..
Zamanın güzel kelamları tıpkı güzel şeyler gibi değişiyor, yerini başka şeylere bırakıyor. Bundandır ki geçmişe hep bir özlem duyarız.
Şakir Deniz yani halk diliyle Dengbej Şakiro, yılların verdiği yorgunluk, geçmişte yaşadığı o mükemmel seyleri özlüyordu hep. Minder de uzanıyordu hasta bir şekilde ama minder üzerinde oturduğu dostlarının, birbirlerinin kelamında zevk alan insanların olduğu eski günleri ılık bir tas su ile özlemeye çalışıyordu. Hafızasını zorluyor o günleri hatırladıkça mutlu oluyordu. O dengbejlerin şahıydı, dengbej söyleyendi. Hiçbir zaman susmadı bugüne kadar. Bugünde susmayıp acılarını, onlara yapılan baskıyı, aşklarını, kan davalarını, savaşlarını, hasretlerini, onlara yapılan zulmü hiç durmadan anlatan Dengbej Şakiro halkına kırgındı. Çünkü yazısı yasaklanan bir dilin sözcüsüydü. Dengbej hafızaydı, o günler baskılardan ötürü yazının sözlü anlatım kadar etkili olmadığı günlerdi ve bundan ötürü Dengbejler o zamanın bir nevi hafızasıydı. Yaşanan şeyleri müziksiz bir şekilde, dostların toplandığı bir yerde hiç susmadan haykırırlardı. O sözlere kilam denilirdi yani kelam. İşte o kilamlar bugüne ışık tutan birer mücizelerdi. Uzandığı yerden hafifçe başını kaldırıp bir tas suyu söylediği kilamlar gibi kusursuz bir şekilde içti. Kafasını tekrar yastığa koyduğunda Erzurum Karayazı aklına geldi. Yani kendisiyle özdeşleşen yer. O yıllar Dengbejler toplanır aralarında kilamlar söylerdi. Samimiyet vardı minderler üzerinde şimdi ise üzerinde oturduğu minderde hüzün vardı, hasret vardı, eksik dostlar, halkı tarafından unutulan bir Dengbej vardı. Hafifçe ağlamaya başladı, yıllarca şehir şehir gezip ev ev dolaşıp söylediği kilamlar aklına geldi belki de kaç zaman evvel evine gelen muhabire söylediği ' Kürtlere kırgınım. Kürtler değerlerine, dengbêjlerine sahip çıkmıyor. Türklere bir bakın Bir Aşık Veysel’leri vardı, ona sahip çıkıldı. Bütün dünyaya onu tanıttılar. Bir Reşo’muz vardı. Hepimizin ustası. Aç öldü.. Şimdi söyle bakalım seninle nasıl konuşayım ve gönlümü nasıl açayım?’ ve bu cümlelerde geçen hocası Reşoye Gopala'yı özlemişti. Arkasında mükemmel bir külliyat, mükemmel eserler bıraktı ama kırgındı. Yıllarca gezdiği, kilamlar söylediği yerlerde hep hikayelerden beslenmişti. Tıpkı benim de bunları yazarken onun hikayesinden esinlendiğim gibi. Sesinin teni, gırtlağı, nağmeleri hepsi kusursuz olan bu büyük üstat Dengbej Şakiro Evdalé Zeyniké ile beraber en iyi Dengbej olarak bellenmiştir ama ne yazık ki kıymeti henüz bile anlaşılmamıştır. Yıllar evvel küçük odalarda dost meclisi önünde, önündeki ikramlarla, elini kulağına götürüp heyecanlı bir şekilde söylediği kilamlarında anlattığı hüzünlü hikayeleri kilamlarının hikayesi 1996 da İzmir'de yoksul ve hüzünlü bir şekilde bitmiştir. Vefat ettiğinde İzmir Çamlıkule Mezarlığı’na gömmüşler, başucundaki taşa da “Dengbéj Şakiro” diye yazmışlar. Kendisinin de dediği gibi bu adamlara sahip çıkılmamıştır. Arkasında muhteşem eserler bırakan üstat her bir eserinde Dostoyevski hikayeleri etkisi bırakmıştır. Bugünlerde bıraktığı bu eserleri dinlediğimde onun ne kadar mükemmel bir sanatçı olduğunu daha iyi anlıyor ve bir kültürü nasıl ayakta tutup bizlere kadar gelmesini sağladığını anladım. Dengbej Şakiro bence hiçbir zaman zaman susmayacaktır..
Zamanın güzel kelamları tıpkı güzel şeyler gibi değişiyor, yerini başka şeylere bırakıyor. Bundandır ki geçmişe hep bir özlem duyarız.
Şakir Deniz yani halk diliyle Dengbej Şakiro, yılların verdiği yorgunluk, geçmişte yaşadığı o mükemmel seyleri özlüyordu hep. Minder de uzanıyordu hasta bir şekilde ama minder üzerinde oturduğu dostlarının, birbirlerinin kelamında zevk alan insanların olduğu eski günleri ılık bir tas su ile özlemeye çalışıyordu. Hafızasını zorluyor o günleri hatırladıkça mutlu oluyordu. O dengbejlerin şahıydı, dengbej söyleyendi. Hiçbir zaman susmadı bugüne kadar. Bugünde susmayıp acılarını, onlara yapılan baskıyı, aşklarını, kan davalarını, savaşlarını, hasretlerini, onlara yapılan zulmü hiç durmadan anlatan Dengbej Şakiro halkına kırgındı. Çünkü yazısı yasaklanan bir dilin sözcüsüydü. Dengbej hafızaydı, o günler baskılardan ötürü yazının sözlü anlatım kadar etkili olmadığı günlerdi ve bundan ötürü Dengbejler o zamanın bir nevi hafızasıydı. Yaşanan şeyleri müziksiz bir şekilde, dostların toplandığı bir yerde hiç susmadan haykırırlardı. O sözlere kilam denilirdi yani kelam. İşte o kilamlar bugüne ışık tutan birer mücizelerdi. Uzandığı yerden hafifçe başını kaldırıp bir tas suyu söylediği kilamlar gibi kusursuz bir şekilde içti. Kafasını tekrar yastığa koyduğunda Erzurum Karayazı aklına geldi. Yani kendisiyle özdeşleşen yer. O yıllar Dengbejler toplanır aralarında kilamlar söylerdi. Samimiyet vardı minderler üzerinde şimdi ise üzerinde oturduğu minderde hüzün vardı, hasret vardı, eksik dostlar, halkı tarafından unutulan bir Dengbej vardı. Hafifçe ağlamaya başladı, yıllarca şehir şehir gezip ev ev dolaşıp söylediği kilamlar aklına geldi belki de kaç zaman evvel evine gelen muhabire söylediği ' Kürtlere kırgınım. Kürtler değerlerine, dengbêjlerine sahip çıkmıyor. Türklere bir bakın Bir Aşık Veysel’leri vardı, ona sahip çıkıldı. Bütün dünyaya onu tanıttılar. Bir Reşo’muz vardı. Hepimizin ustası. Aç öldü.. Şimdi söyle bakalım seninle nasıl konuşayım ve gönlümü nasıl açayım?’ ve bu cümlelerde geçen hocası Reşoye Gopala'yı özlemişti. Arkasında mükemmel bir külliyat, mükemmel eserler bıraktı ama kırgındı. Yıllarca gezdiği, kilamlar söylediği yerlerde hep hikayelerden beslenmişti. Tıpkı benim de bunları yazarken onun hikayesinden esinlendiğim gibi. Sesinin teni, gırtlağı, nağmeleri hepsi kusursuz olan bu büyük üstat Dengbej Şakiro Evdalé Zeyniké ile beraber en iyi Dengbej olarak bellenmiştir ama ne yazık ki kıymeti henüz bile anlaşılmamıştır. Yıllar evvel küçük odalarda dost meclisi önünde, önündeki ikramlarla, elini kulağına götürüp heyecanlı bir şekilde söylediği kilamlarında anlattığı hüzünlü hikayeleri kilamlarının hikayesi 1996 da İzmir'de yoksul ve hüzünlü bir şekilde bitmiştir. Vefat ettiğinde İzmir Çamlıkule Mezarlığı’na gömmüşler, başucundaki taşa da “Dengbéj Şakiro” diye yazmışlar. Kendisinin de dediği gibi bu adamlara sahip çıkılmamıştır. Arkasında muhteşem eserler bırakan üstat her bir eserinde Dostoyevski hikayeleri etkisi bırakmıştır. Bugünlerde bıraktığı bu eserleri dinlediğimde onun ne kadar mükemmel bir sanatçı olduğunu daha iyi anlıyor ve bir kültürü nasıl ayakta tutup bizlere kadar gelmesini sağladığını anladım. Dengbej Şakiro bence hiçbir zaman zaman susmayacaktır..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)