Sansür..
Umrumda değildi. Üzerimde gri bir palto, yanımda bilmem kaç dakikadır susan bir telefon ve soğuk yakıcı bir hava. Palto demişken Gogol'un paltosu olmasa biz şu an bunları yazamayacaktık ondandır ki her şeye paltoyla başlamak istiyorum. Ağaçların gölgesinin olmadığı, göğü seyredemediğimiz birgündü. Kulaklık takıp yürüyen bir gencin hiçsizliği, radyo başında saatlerce beklenilen bir şarkı gibiydi sevgilim bugün. Ülkede zaten işler pek yolunda değildi. Ekonomi çaktırılmayan bir allak bullaklık içinde. Yeşillikler desen beton pazarına dönmüş bizde buna gülüyor, eğleniyoruz laçkalaşmış saçlarımız gibi. Oysa sevgilim saçlarına değen yıldızlar Satürn'den fırlamış gibi parlak ve de kibardı. Her yanı pastel boya sardıran gözlerin kendi benliğini asla bulamamış ve bulamayacak bir karanlıkta, gün ışığının karanlığında. Korkmak, kaçmak yazgı değil seçim. Sansür desen sevgilim her yana makbul bir şekilde oturmuş, kan çanağına dönmüş güneş gibi. Sansür demişken iyiki de sansür var ya. Olmasa ne yapacaktık herkes istediği şeyi söyleyebilecekti. Hatta az bile yapıyorlar duyguları, düşünceleri de sansürlemeliler. Hatta biraz daha ilerisi aşk da sansürlenmeli. Yanıma doğru yavaşça geldi oturdu torbacı bir arkadaş, elinde gazete, hangi gazete olduğunun bir önemi yok çünkü ülkede gazeteler tek ses, aykırı olanın sesi kesilir sevgilim. Abi birşey lazım mı ? Diye sordu. Sar bir üçlü beraber muhabbet edelim dedim. Sardı, kızgın bir yalnızlık gibi yaktı ve soğuk rüzgarın, yoksulluğun inadına sertçe meyletti cigaraya. İnsan kızgınlıktan meyleder ya felsefenin nihilist yanına, müziğin sertine. Öyle oldu işte. İşler nasıl diye sordum. Ne olsun abi kazanmaya çalışıyoruz işte diye söze girdi. İşte sevgilim ülkenin durumu herşeyi özetliyordu aslında ve her kötüye giden şeyin başında elbette yoksulluk vardı. Kiminin maddi, kiminin sevgisel bir kırıntısı, yoksulluğu vardı. Suç diye bahsedilen, kötülük, yasak diye nakledilen herşeyin başı da yoksulluktu işte. Bende senin yoksunluğunla denize olta atmayı öğrenmiştim işte sevgilim. Açlık sınırı, asgari ücret falan demişken senin gözbebeklerinin renginin solduğunu farkettim geçen. Aslında sevgilim ülkemiz buna müsait bir yerdi, gözbebeklerin solmasına. Sansüre gelecek olursak kuşlar da sansürlenmeliydi bence çünkü özgürce uçmamaları gerek ya da balıklar da sansürlenmeliydi çünkü yüzmemeleri gerekirdi. Seni de sansürlemeliler belki gerçi sen zaten sansür programının içindesin korkak, ülke ekonomisi gibi olan hissiyatını saklaman gibi. Sansür sana değil çiçeklere, ağaçlara uygulanmalı. Betonlaşmalı çünkü her yer güzel olan herşey beton yığını olmalı. Göğü, yıldızları seyretmemeli insanlar. İki yudum aldım tekrardan, sağlam keyifçiydik bizde iki iki gidiyorduk. Sen ne düşünüyorsun sansür konusunda kardeşim diye sordum. Abi biz ne anlarız sansürden dedi. Haklıydı o fırsatı vermemişlerdi ve hiçbir zaman vermeyeceklerdi. Çünkü birileri sınırları çizmişti, sen böyle yapacaksın, sen onu satacaksın, sen ağaçları keseceksin, sen bunu yazmayacaksın, sen bunu basmayacaksın, sen aşık olamayacaksın, sen sevmeyeceksin, sen uçmayacaksın, sen yüzmeyeceksin..... Gerçekten böyleydi sevgilim. Başımı yavaşça arkaya doğru götürüp seni seyrettiğim çıplak gözlerle memleketi seyrettim. Bu arada Yeşilçam aklıma geldi. Bilirsin Yeşilçam'ı da en az senin kadar severim. Yine sansürlemişlerdi sevgilim Yeşilçam'ı, ağaçları, böcekleri, balıkları bunu da söyliyeyim gazeteler baskıya girmeyi, kuşlar uçmayı, böcekler vızıldamayı bıraksa bile ben yine de bırakmam seni sevmeyi..
18 Kasım 2018 Pazar
13 Kasım 2018 Salı
Dengbéj Şakiro Anısına..
Dengbéj Şakiro Anısına..
Zamanın güzel kelamları tıpkı güzel şeyler gibi değişiyor, yerini başka şeylere bırakıyor. Bundandır ki geçmişe hep bir özlem duyarız.
Şakir Deniz yani halk diliyle Dengbej Şakiro, yılların verdiği yorgunluk, geçmişte yaşadığı o mükemmel seyleri özlüyordu hep. Minder de uzanıyordu hasta bir şekilde ama minder üzerinde oturduğu dostlarının, birbirlerinin kelamında zevk alan insanların olduğu eski günleri ılık bir tas su ile özlemeye çalışıyordu. Hafızasını zorluyor o günleri hatırladıkça mutlu oluyordu. O dengbejlerin şahıydı, dengbej söyleyendi. Hiçbir zaman susmadı bugüne kadar. Bugünde susmayıp acılarını, onlara yapılan baskıyı, aşklarını, kan davalarını, savaşlarını, hasretlerini, onlara yapılan zulmü hiç durmadan anlatan Dengbej Şakiro halkına kırgındı. Çünkü yazısı yasaklanan bir dilin sözcüsüydü. Dengbej hafızaydı, o günler baskılardan ötürü yazının sözlü anlatım kadar etkili olmadığı günlerdi ve bundan ötürü Dengbejler o zamanın bir nevi hafızasıydı. Yaşanan şeyleri müziksiz bir şekilde, dostların toplandığı bir yerde hiç susmadan haykırırlardı. O sözlere kilam denilirdi yani kelam. İşte o kilamlar bugüne ışık tutan birer mücizelerdi. Uzandığı yerden hafifçe başını kaldırıp bir tas suyu söylediği kilamlar gibi kusursuz bir şekilde içti. Kafasını tekrar yastığa koyduğunda Erzurum Karayazı aklına geldi. Yani kendisiyle özdeşleşen yer. O yıllar Dengbejler toplanır aralarında kilamlar söylerdi. Samimiyet vardı minderler üzerinde şimdi ise üzerinde oturduğu minderde hüzün vardı, hasret vardı, eksik dostlar, halkı tarafından unutulan bir Dengbej vardı. Hafifçe ağlamaya başladı, yıllarca şehir şehir gezip ev ev dolaşıp söylediği kilamlar aklına geldi belki de kaç zaman evvel evine gelen muhabire söylediği ' Kürtlere kırgınım. Kürtler değerlerine, dengbêjlerine sahip çıkmıyor. Türklere bir bakın Bir Aşık Veysel’leri vardı, ona sahip çıkıldı. Bütün dünyaya onu tanıttılar. Bir Reşo’muz vardı. Hepimizin ustası. Aç öldü.. Şimdi söyle bakalım seninle nasıl konuşayım ve gönlümü nasıl açayım?’ ve bu cümlelerde geçen hocası Reşoye Gopala'yı özlemişti. Arkasında mükemmel bir külliyat, mükemmel eserler bıraktı ama kırgındı. Yıllarca gezdiği, kilamlar söylediği yerlerde hep hikayelerden beslenmişti. Tıpkı benim de bunları yazarken onun hikayesinden esinlendiğim gibi. Sesinin teni, gırtlağı, nağmeleri hepsi kusursuz olan bu büyük üstat Dengbej Şakiro Evdalé Zeyniké ile beraber en iyi Dengbej olarak bellenmiştir ama ne yazık ki kıymeti henüz bile anlaşılmamıştır. Yıllar evvel küçük odalarda dost meclisi önünde, önündeki ikramlarla, elini kulağına götürüp heyecanlı bir şekilde söylediği kilamlarında anlattığı hüzünlü hikayeleri kilamlarının hikayesi 1996 da İzmir'de yoksul ve hüzünlü bir şekilde bitmiştir. Vefat ettiğinde İzmir Çamlıkule Mezarlığı’na gömmüşler, başucundaki taşa da “Dengbéj Şakiro” diye yazmışlar. Kendisinin de dediği gibi bu adamlara sahip çıkılmamıştır. Arkasında muhteşem eserler bırakan üstat her bir eserinde Dostoyevski hikayeleri etkisi bırakmıştır. Bugünlerde bıraktığı bu eserleri dinlediğimde onun ne kadar mükemmel bir sanatçı olduğunu daha iyi anlıyor ve bir kültürü nasıl ayakta tutup bizlere kadar gelmesini sağladığını anladım. Dengbej Şakiro bence hiçbir zaman zaman susmayacaktır..
Zamanın güzel kelamları tıpkı güzel şeyler gibi değişiyor, yerini başka şeylere bırakıyor. Bundandır ki geçmişe hep bir özlem duyarız.
Şakir Deniz yani halk diliyle Dengbej Şakiro, yılların verdiği yorgunluk, geçmişte yaşadığı o mükemmel seyleri özlüyordu hep. Minder de uzanıyordu hasta bir şekilde ama minder üzerinde oturduğu dostlarının, birbirlerinin kelamında zevk alan insanların olduğu eski günleri ılık bir tas su ile özlemeye çalışıyordu. Hafızasını zorluyor o günleri hatırladıkça mutlu oluyordu. O dengbejlerin şahıydı, dengbej söyleyendi. Hiçbir zaman susmadı bugüne kadar. Bugünde susmayıp acılarını, onlara yapılan baskıyı, aşklarını, kan davalarını, savaşlarını, hasretlerini, onlara yapılan zulmü hiç durmadan anlatan Dengbej Şakiro halkına kırgındı. Çünkü yazısı yasaklanan bir dilin sözcüsüydü. Dengbej hafızaydı, o günler baskılardan ötürü yazının sözlü anlatım kadar etkili olmadığı günlerdi ve bundan ötürü Dengbejler o zamanın bir nevi hafızasıydı. Yaşanan şeyleri müziksiz bir şekilde, dostların toplandığı bir yerde hiç susmadan haykırırlardı. O sözlere kilam denilirdi yani kelam. İşte o kilamlar bugüne ışık tutan birer mücizelerdi. Uzandığı yerden hafifçe başını kaldırıp bir tas suyu söylediği kilamlar gibi kusursuz bir şekilde içti. Kafasını tekrar yastığa koyduğunda Erzurum Karayazı aklına geldi. Yani kendisiyle özdeşleşen yer. O yıllar Dengbejler toplanır aralarında kilamlar söylerdi. Samimiyet vardı minderler üzerinde şimdi ise üzerinde oturduğu minderde hüzün vardı, hasret vardı, eksik dostlar, halkı tarafından unutulan bir Dengbej vardı. Hafifçe ağlamaya başladı, yıllarca şehir şehir gezip ev ev dolaşıp söylediği kilamlar aklına geldi belki de kaç zaman evvel evine gelen muhabire söylediği ' Kürtlere kırgınım. Kürtler değerlerine, dengbêjlerine sahip çıkmıyor. Türklere bir bakın Bir Aşık Veysel’leri vardı, ona sahip çıkıldı. Bütün dünyaya onu tanıttılar. Bir Reşo’muz vardı. Hepimizin ustası. Aç öldü.. Şimdi söyle bakalım seninle nasıl konuşayım ve gönlümü nasıl açayım?’ ve bu cümlelerde geçen hocası Reşoye Gopala'yı özlemişti. Arkasında mükemmel bir külliyat, mükemmel eserler bıraktı ama kırgındı. Yıllarca gezdiği, kilamlar söylediği yerlerde hep hikayelerden beslenmişti. Tıpkı benim de bunları yazarken onun hikayesinden esinlendiğim gibi. Sesinin teni, gırtlağı, nağmeleri hepsi kusursuz olan bu büyük üstat Dengbej Şakiro Evdalé Zeyniké ile beraber en iyi Dengbej olarak bellenmiştir ama ne yazık ki kıymeti henüz bile anlaşılmamıştır. Yıllar evvel küçük odalarda dost meclisi önünde, önündeki ikramlarla, elini kulağına götürüp heyecanlı bir şekilde söylediği kilamlarında anlattığı hüzünlü hikayeleri kilamlarının hikayesi 1996 da İzmir'de yoksul ve hüzünlü bir şekilde bitmiştir. Vefat ettiğinde İzmir Çamlıkule Mezarlığı’na gömmüşler, başucundaki taşa da “Dengbéj Şakiro” diye yazmışlar. Kendisinin de dediği gibi bu adamlara sahip çıkılmamıştır. Arkasında muhteşem eserler bırakan üstat her bir eserinde Dostoyevski hikayeleri etkisi bırakmıştır. Bugünlerde bıraktığı bu eserleri dinlediğimde onun ne kadar mükemmel bir sanatçı olduğunu daha iyi anlıyor ve bir kültürü nasıl ayakta tutup bizlere kadar gelmesini sağladığını anladım. Dengbej Şakiro bence hiçbir zaman zaman susmayacaktır..
12 Kasım 2018 Pazartesi
Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?
Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?
Franz Kafka'nın bu sözü her aklıma geldiğinde felsefe temelinin burdan geldiğini düşünürüm. Çünkü ölüm hayatımızda ki en büyük varoluş sebebi. Hepimiz her zaman bir şey yapmaya karar veririz. İyi bir aile kurmaya, iş sahibi olmaya, para kazanmaya, iyi bir eşe sahip olmaya, iyi bir kariyer sahibi olmaya vs vs. Ölüm ise her daim bir gerçek ama unutulmuş bir gerçek olarak kalır bir yanımızda. Aslında ölüm dışında diğer şeylerin ciddiyetini ölümün önüne koyduğumuz için herşey gayet formal bir nitelik kazanıyor. Ölümün olduğu yerde daha ciddi birşey olmadığını düşündüğümüzde ya da bunu hayatımızın ortasına koyduğumuzda nerede olursak olalım bunun bir öneminin kalmadığı bariz ortaya çıkıyor. Örnek olarak çağımızın problemlerinden olan aşk sendromu sonrası gelişen olaylarda çok sayıda ruhi bunalım sonucu intihar vakaları gerçekleşiyor. Aslında şahsen ben acıya, bunalım sürecine bu noktada katılmıyorum. Evet kırgınlık, kızgınlık vuku buluyor ama işin o derece ileri gitmesi ciddiyet meseledir. Kendimi bu konuda hep sorgularım an mı ciddiyet mi diye, bu yaşadığımız düzende herşeyin elbet geçici olacağına inanıyorum. Yıllar evvel tanıdığım bir kadın bana birine aşık olduğunu söylemişti ve asla onu unutamayacağını söylemişti. Aradan yıllar geçti ve bana aslında aşk insanın kendisidir geriye kalan herşey geçicidir dedi. Evet burda da olduğu gibi herşeyin zamanla geçici olduğuna ve o kadar ciddiye alınacak şeyler olmadığını göstermişti. Birşeyi ne kadar ciddiye alırsak o kadar problem doğurur bundan dolayı hayatımızı üzerine kurduğumuz düzen bir nevi bir gerçeğin örtbas edilmesidir. Herkes ölüme inanır, kimi sonrasına kimi o ana kimi ise yok oluşa sonuç olarak herkes inanır ama hayatta daha ciddi şeylerin olduğuna da inanır. Bundandır ki hep ölüm arka plana atılır. Düşünsenize hepimiz bir gemideyiz güvertede ben varım, yanımda güzel bir eş, önümde istediğim herşey, herkese en tepeden bakıyorum üstelik gemiyi istediğim yöne götürebiliyorum. Ee sonra ? İşte orası çok önemli nerede olursak olalım biz insanoğlu ölümün olduğu bir yerde hep kaybedeniz. Kaybetmek derken hepimizin inandığı kaybetmek değil gemi örneğindeki gibi en üstte olsak da onun sona ereceğini biliyoruz işte bu yüzden biz kaybedeniz. Burda belkide asla anlamını, kendisini tam olarak yaşayamayacağımız o sözün mimarı Franz Kafka'yı selamlıyorum..
Franz Kafka'nın bu sözü her aklıma geldiğinde felsefe temelinin burdan geldiğini düşünürüm. Çünkü ölüm hayatımızda ki en büyük varoluş sebebi. Hepimiz her zaman bir şey yapmaya karar veririz. İyi bir aile kurmaya, iş sahibi olmaya, para kazanmaya, iyi bir eşe sahip olmaya, iyi bir kariyer sahibi olmaya vs vs. Ölüm ise her daim bir gerçek ama unutulmuş bir gerçek olarak kalır bir yanımızda. Aslında ölüm dışında diğer şeylerin ciddiyetini ölümün önüne koyduğumuz için herşey gayet formal bir nitelik kazanıyor. Ölümün olduğu yerde daha ciddi birşey olmadığını düşündüğümüzde ya da bunu hayatımızın ortasına koyduğumuzda nerede olursak olalım bunun bir öneminin kalmadığı bariz ortaya çıkıyor. Örnek olarak çağımızın problemlerinden olan aşk sendromu sonrası gelişen olaylarda çok sayıda ruhi bunalım sonucu intihar vakaları gerçekleşiyor. Aslında şahsen ben acıya, bunalım sürecine bu noktada katılmıyorum. Evet kırgınlık, kızgınlık vuku buluyor ama işin o derece ileri gitmesi ciddiyet meseledir. Kendimi bu konuda hep sorgularım an mı ciddiyet mi diye, bu yaşadığımız düzende herşeyin elbet geçici olacağına inanıyorum. Yıllar evvel tanıdığım bir kadın bana birine aşık olduğunu söylemişti ve asla onu unutamayacağını söylemişti. Aradan yıllar geçti ve bana aslında aşk insanın kendisidir geriye kalan herşey geçicidir dedi. Evet burda da olduğu gibi herşeyin zamanla geçici olduğuna ve o kadar ciddiye alınacak şeyler olmadığını göstermişti. Birşeyi ne kadar ciddiye alırsak o kadar problem doğurur bundan dolayı hayatımızı üzerine kurduğumuz düzen bir nevi bir gerçeğin örtbas edilmesidir. Herkes ölüme inanır, kimi sonrasına kimi o ana kimi ise yok oluşa sonuç olarak herkes inanır ama hayatta daha ciddi şeylerin olduğuna da inanır. Bundandır ki hep ölüm arka plana atılır. Düşünsenize hepimiz bir gemideyiz güvertede ben varım, yanımda güzel bir eş, önümde istediğim herşey, herkese en tepeden bakıyorum üstelik gemiyi istediğim yöne götürebiliyorum. Ee sonra ? İşte orası çok önemli nerede olursak olalım biz insanoğlu ölümün olduğu bir yerde hep kaybedeniz. Kaybetmek derken hepimizin inandığı kaybetmek değil gemi örneğindeki gibi en üstte olsak da onun sona ereceğini biliyoruz işte bu yüzden biz kaybedeniz. Burda belkide asla anlamını, kendisini tam olarak yaşayamayacağımız o sözün mimarı Franz Kafka'yı selamlıyorum..
bağımlı değişken
bağımlı değişken
aşk varoluştur
bazen sarhoşluk
bazen yalnızlıktır
burundan tüter
an üzerine kurulur
ana rahmi de aşktır
ve üreyendir aşk
aşk çok doğurgandır
acı yoktur
varsa meşru değildir
unutulmamazlık asla yoktur
her hücre kendini yeniler
eskisi silinir
aşk bazen kırgınlık halidir
ağlamak meşru değildir
acı çekmek yalandır
keder de
hüzün her an vardır
sadece aşka özgü değildir
bakidir aşk ama bir kalpte
karşı taraf değişir
ama aşk kişinin şahsına münhasırdır
bir kez aşık olursun
bir kez olan ikide de
üçte de
dörtte de olur
aşk bir doğurma sanatıdır
birden fazladır
ürer ve kana karışır
kan bazen basınç uygular
bu meşrudur
kızgınlık kırgınlık burda var olur
aşk doğurgandır ve etçildir
bazen vardır
bazen yoktur
aşk varoluştur
bazen sarhoşluk
bazen yalnızlıktır
burundan tüter
an üzerine kurulur
ana rahmi de aşktır
ve üreyendir aşk
aşk çok doğurgandır
acı yoktur
varsa meşru değildir
unutulmamazlık asla yoktur
her hücre kendini yeniler
eskisi silinir
aşk bazen kırgınlık halidir
ağlamak meşru değildir
acı çekmek yalandır
keder de
hüzün her an vardır
sadece aşka özgü değildir
bakidir aşk ama bir kalpte
karşı taraf değişir
ama aşk kişinin şahsına münhasırdır
bir kez aşık olursun
bir kez olan ikide de
üçte de
dörtte de olur
aşk bir doğurma sanatıdır
birden fazladır
ürer ve kana karışır
kan bazen basınç uygular
bu meşrudur
kızgınlık kırgınlık burda var olur
aşk doğurgandır ve etçildir
bazen vardır
bazen yoktur
tanrıya zahmetsiz şeyler
tanrıya zahmetsiz şeyler
beni ancak tanrı gömebilir demiştim bilahare
eğer müsaitse
şayet benden de hoşnutsa
gömsün de bir zahmet
neyse
düşerdin sen de aklıma
alırdı milyon tane hücre
kan pompalardı seni
sen ise kalbimi
yere düşerdi bir kalp
rüzgar esmeyi
bulut güneşi
balık yüzmeyi
ben seni
beni ancak tanrı gömebilir demiştim bilahare
eğer müsaitse
şayet benden de hoşnutsa
gömsün de bir zahmet
neyse
düşerdin sen de aklıma
alırdı milyon tane hücre
kan pompalardı seni
sen ise kalbimi
yere düşerdi bir kalp
rüzgar esmeyi
bulut güneşi
balık yüzmeyi
ben seni
8 Kasım 2018 Perşembe
6 Kasım 2018 Salı
ojeli tırnaklarla yazılmış soneler
ojeli tırnaklarla yazılmış soneler
saat gecenin sıfır sıfır bir
hüznün gölgeleri yağar taneleriyle
kimi kırar dalları
kimi söker yüreğimi
seni görmüş gibi kanarım
kar kanar beyazlar kanar kıpkırmızı
sana devrik cümleler kurar
çivisi çıkmış yağışlar
ne zaman biter bu hüzün
demek de önemli sayılmamalı bu saatlerde
ey yıldızların ilki
şekpirin son sonesi
beni kanatıyorsun ojeli tırnaklarınla
dal kırılıyor
ağzı açık çiçekler gülüyor
acıyla büyülüyorsun yaramı
birgün sana sevmeyi sayıklatacak
senin tırnakların buğulu bir cam duracak sadrımda
sığlığının her yanında açmış çiçekler
çırpınmış bir dişi sinek belasıyla
buraya öyle bir yağar ki kar
buraya işte öyle yağar kar
hergün yeniden seni yaşamak kadar
hergün kocamış şişman bakışlar
bazen eski bir ölü
kirpiklerine öyle yağar ki kar sevgilim
kirpiklerine ancak öyle yağar kar
gözlerin çölde bir vaha olur
güneşin hiç açmadığı bu şehirde
ben her gece karı ellerimle eritir
balçık balçık
seni seviyorum cümlesini yamarım kulağına
sokaklar gizli fırıldak yoksulluk besler
her yanı senin parfümünün kokusu ısıtır
bu sokaklarda bir sen geçersin
ben hep kaldım oysa
parfümünün kokusu kalır
arkandan bakakalmışlıklar kalır
ayakkabının izleri kalır
sen bana bakınca derinleşir gövdemin kırık kemik yanı
sığlaşır öptüğüm parmak uçların
sen düşersin
sen öyle bir düşersin ki
kar taneleri düştüğün yerde erir ağzımda
aslında bir şeyler gülümser sana
bir sokak satıcısı
güler
güler elinden düşen mandala uzanan kadın
topu arabanın altına kaçmış çocuk kahkahalarla güler hatta
sen bile gülersin
ben saat gecenin sıfır sıfır bir
saat gecenin sıfır sıfır bir
hüznün gölgeleri yağar taneleriyle
kimi kırar dalları
kimi söker yüreğimi
seni görmüş gibi kanarım
kar kanar beyazlar kanar kıpkırmızı
sana devrik cümleler kurar
çivisi çıkmış yağışlar
ne zaman biter bu hüzün
demek de önemli sayılmamalı bu saatlerde
ey yıldızların ilki
şekpirin son sonesi
beni kanatıyorsun ojeli tırnaklarınla
dal kırılıyor
ağzı açık çiçekler gülüyor
acıyla büyülüyorsun yaramı
birgün sana sevmeyi sayıklatacak
senin tırnakların buğulu bir cam duracak sadrımda
sığlığının her yanında açmış çiçekler
çırpınmış bir dişi sinek belasıyla
buraya öyle bir yağar ki kar
buraya işte öyle yağar kar
hergün yeniden seni yaşamak kadar
hergün kocamış şişman bakışlar
bazen eski bir ölü
kirpiklerine öyle yağar ki kar sevgilim
kirpiklerine ancak öyle yağar kar
gözlerin çölde bir vaha olur
güneşin hiç açmadığı bu şehirde
ben her gece karı ellerimle eritir
balçık balçık
seni seviyorum cümlesini yamarım kulağına
sokaklar gizli fırıldak yoksulluk besler
her yanı senin parfümünün kokusu ısıtır
bu sokaklarda bir sen geçersin
ben hep kaldım oysa
parfümünün kokusu kalır
arkandan bakakalmışlıklar kalır
ayakkabının izleri kalır
sen bana bakınca derinleşir gövdemin kırık kemik yanı
sığlaşır öptüğüm parmak uçların
sen düşersin
sen öyle bir düşersin ki
kar taneleri düştüğün yerde erir ağzımda
aslında bir şeyler gülümser sana
bir sokak satıcısı
güler
güler elinden düşen mandala uzanan kadın
topu arabanın altına kaçmış çocuk kahkahalarla güler hatta
sen bile gülersin
ben saat gecenin sıfır sıfır bir
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)