6 Kasım 2018 Salı

ojeli tırnaklarla yazılmış soneler

ojeli tırnaklarla yazılmış soneler

saat gecenin sıfır sıfır bir
hüznün gölgeleri yağar taneleriyle
kimi kırar dalları
kimi söker yüreğimi
seni görmüş gibi kanarım
kar kanar beyazlar kanar kıpkırmızı
sana devrik cümleler kurar
çivisi çıkmış yağışlar
ne zaman biter bu hüzün
demek de önemli sayılmamalı bu saatlerde

ey yıldızların ilki
şekpirin son sonesi
beni kanatıyorsun ojeli tırnaklarınla
dal kırılıyor
ağzı açık çiçekler gülüyor
acıyla büyülüyorsun yaramı
birgün sana sevmeyi sayıklatacak
senin tırnakların buğulu bir cam duracak sadrımda
sığlığının her yanında açmış çiçekler
çırpınmış bir dişi sinek belasıyla

buraya öyle bir yağar ki kar
buraya işte öyle yağar kar
hergün yeniden seni yaşamak kadar
hergün kocamış şişman bakışlar
bazen eski bir ölü
kirpiklerine öyle yağar ki kar sevgilim
kirpiklerine ancak öyle yağar kar
gözlerin çölde bir vaha olur
güneşin hiç açmadığı bu şehirde
ben her gece karı ellerimle eritir
balçık balçık
seni seviyorum cümlesini yamarım kulağına
sokaklar gizli fırıldak yoksulluk besler
her yanı senin parfümünün kokusu ısıtır
bu sokaklarda bir sen geçersin
ben hep kaldım oysa
parfümünün kokusu kalır
arkandan bakakalmışlıklar kalır
ayakkabının izleri kalır


sen bana bakınca derinleşir gövdemin kırık kemik yanı
sığlaşır öptüğüm parmak uçların
sen düşersin
sen öyle bir düşersin ki
kar taneleri düştüğün yerde erir ağzımda
aslında bir şeyler gülümser sana
bir sokak satıcısı
güler
güler elinden düşen mandala uzanan kadın
topu arabanın altına kaçmış çocuk kahkahalarla güler hatta
sen bile gülersin
ben saat gecenin sıfır sıfır bir


Kamil'in Acıklı Hikayeleri 2

Kamil'in Acıklı Hikayeleri 2

Ah Kamil vah Kamil der gülerim biraz acı biraz tatlı. Zaten her gülüşün altında biraz acı saklı. Günün birinde tabi eski zamanlardan bahsediyorum o zamanlar memurluğun çok önemli birşey olduğu öğretmenliğin önder sayıldığı bir dönem. Okuma yazma oranı baya düşük, insanların yoksulluklarla savaştığı bir dönem. Kamil ise belediye başkan adayı olmuş kendi küçük kasabasında. Ev ev gezip oy topluyor, durmak kasmak bilmeden çalışıyor. Kazanması gerekiyor tabi. En büyük vaadi ise her eve bir memur. Sizde bilirsiniz ki o dönemler oy kazanmak için memurluk vaadinde bulunmak bir nevi bulunmaz hint kumaşı gibi birşeydi. Neyse işte Kamil de ondan istifade ederek gittiği her evde onu koz olarak kullanarak oy sözü alıyordu. Yine o günlerden birinde Kamil kasabanın önde gelen ailelerinin evine bir bir gidiyor, işte ilk gittiği evde oy istiyor tabi ev sakinlerinden birine soruyor senin diploman var mı diye ? Çocuk da var diyor Kamil amca diye. Tabi Kamil soruyor nedir peki diploman çocuk ortaokul diyor. Kamil hemen cevap veriyor tüh ya keşke lise olsaydı da seni işe alsaydık diye. Sonra devam ediyor yine aynı olay kaç kez tekamül ediyor. En son gittiği evde bulunan ailenin iki çocuğu var onlara karşı oy merasiminde bulunduktan sonra göz boyamak için soruyor senin diploman var mı diye? Çocuklardan biri var diyor. Nedir peki diploman diye soruveriyor Kamil. Çocuk ise ortaokul diyor, Kamil aynı hazırlıkta tüh ya keşke lise diploması olsaydı da seni işe alsaydık diyor. Neyse göz boyamaya devam eden Kamil diğer çocuğa soruyor senin diploman var mı ? Çocuk büyük bir özgüvenle var diyor Kamil amca. Kamil yine her zamanki rahat tavrıyla nedir senin diploman diye soruyor. Çocuk yine kendinden emin bir şekilde lise diploması diyor. Bu cevap karşısında Kamil sivri zekasını hiç çaktırmadan kullanıyor ve şöyle diyor: Tüh ya keşke ortaokul diploması olsaydı da seni işe alsaydık. İşte Kamil de böyle bir adam en zor anda bile kendinden emin cevaplar vererek o an doğru kabul edilen konuda bile karşı tarafı daima yanıltmıştır..

5 Kasım 2018 Pazartesi

Kamil'in Acıklı Hikayeleri 1

Kamil'in Acıklı Hikayeleri 1

Bizim Kamil çok duygusal bir adamdır çok da manyaktır. Ama biz onu çok severiz çünkü sıradanlığı en iyi saydamlaştıran adamdır. Hiç ağlamaz ama Ülkü Tamer'in konuşma şiirini de okumayı sever. Dedim işte bizim Kamil sizde yavaşça tanımaya başlayacaksınız onu benimle. Günün birinde Kamil kumar masasında oturuyor tabi her zaman ki gibi kaybeden taraftadır ama bu kez çok fazla kaybetmiştir, aslında cebinde para olmaz hiç ama neyine güvenir bende anlamam. Neyse hesap baya kabarık, Kamil ise kendine yol yapmaya çalışır ama bir türlü ne yapacağına karar veremez. Kaçsam mı diye düşünür ama oradan kaçamayacağını bilir. Oyunu kendi lehine çevirmeyi düşünür ama zaten onu düşündüğü için o kadar alta girmiştir. Ne yapsam ne yapsam diye düşünür aklına her zaman olduğu gibi fena bir fikir gelir, kavga etmek yani. Bakmayın sıradan bir adam dedim ama baya fenadır Kamil bey abimiz. Bahane arar durur, kavga ederiz hesap falan ödemeden yol alırım diye düşünür ama malum ne dese kazanan tarafı tahrik edemez. En son artık durumun iyice ciddiye bindiğini farkeder ve o durumun verdiği heyecanla kalkar adama hiçbir sebep yokken kendisinin varettiği ' sen niye o gün orda öyle hı ' sözünü der demez sakayı adamın kafasına geçirir ve kavga ederler tabi Kamil yol alır hesap ödemeden. Tabi aradan zaman geçer orada bulunan herkes o nasıl bir bahane cümlesidir diye güler geçer ve o söz Gezi Parkı olaylarında büyük bir mizah dalgası olarak geçer. İşte Kamil'in o sözü tarihe en absürt, en klas kavga bahane cümlesi olarak girer..

O An..

O An..

Yalnızdı. Üzerinde mor renginde bir palto, cebinde ise amcasından kalma pahalı ve lüks bir tabaka. Tabakanın içinde genzi yavaşça yakan veyahut insanın ağzına attığı naneli şekerler gibi birden acısını hissettiren tütün. Yalnızdı ama birtakım şeylere inanır ahlaksızca yaşardı. Ahlak onun için sıradan ve tüm yalanların sığınıldığı bir klişeydi ama olsun o ahlaksız bir yalnızdı en azından kendine ve bedenine zarar veren bir ahlaksızdı. Ahlaklılar gibi herkese zarar vermezdi, ahlaktan da korkardı. Gitti ve Yavuz Çetin'in isyanı gibi tüm güzelliği içinde bir gül kurusu gibi barındıran ve insanın bakınca aşkın yüzü yeryüzünün tüm bitki örtülerini saracağı anı andıran mavimsi gökyüzünün en soğuk en sıcak en uzun en kısa en güzel en sarmaş yerinde oturmaya başladı. İsyanı yer ile gök arasında bir virtüöz gibi güneşin battığı anda kendini baş gösteren noktaya baktı, baktı ve yolu hissetti. Çünkü yol herşeydi, herkesin birgün gideceği, ulaşacağı, Satürn'ün fısıldadığı andı. Ve o an o isyan tıpkı Yavuz Çetin'in dediği gibi " benden bir ruhsuz yaratmayı
nasıl başardınız
benden bir hissiz yaratmayı
nasıl başardınız
benden bir uyumsuz yaratmayı
nasıl başardınız
benden sizden biri yaratmayı
nasıl başardınız
yaşamak istemem artık aranızda " diyecek kadar sert, " belki de terslik bende
yapamadım bu düzende
kaçacak delik arar oldum
sürüngenler şehrinde " diyecek kadar nahifti işte o an yalnızdı biraz isyan dolu biraz başkaldırı biraz ise nahiflik vardı ama benim aşkta olduğum kadar da naifti. O an gökyüzü anarşistlerinin yeryüzü derebeyliklerine karşı bir zaferiydi tıpkı İhsan Yüce'nin yazdığı senaryolarda ki ağalık düzenine, derebeylik sömürüsüne karşı inceliklerle dolu mizahı gibi. Soğuktu o an birazda sıcaktı, yol gibi bitmez ve uzundu. Güzeldi, koleksiyoncular olur ya tıpkı sahafçılar gibi ikinci el saat alıp satan saatçiler, eline aldığı saatleri saatlerce inceler, hikayesini düşünür ve kendi kafasında mükemmel kurgular yaparlar ya işte o kadar masum ve o kadar yaratıcıydı; gökyüzünün aşk ile yeryüzüne güneş ışıklarının loş ışıkları altında inmesi. Bir adam da en çok masum olduğu anda vurulabilir. Masumiyet ise bir müze değildir tabikide bir kere gitti mi birdaha da gelmez. Elini yırtık sol cebine doğru götürüp yaslandı. Ve hikaye de olduğu gibi bir kadın geldi oturdu bu yalnız adamın yanına. Hayatı boyunca hiç Bukowskinin delilik öykülerini okumamış, hiç Arkadaş Zekai'nin göğü kucaklayıp sana getirdim kokla açılırsın dizesini okumamış bir kadındı. Yalnızdı elinde kukladan yapılmış bir gül kaplı çikolata vardı. Hiç yemedi sadece baktı. Oturdu kadın her hikayede olduğu gibi. Baktı ve o an kendi isyanını tüm kadınlar gibi sessizce kullandı o hak sessizce verilmişti ona. Adam baktı ve hiç konuşmadı. En masum olduğu andı bu, ahlaksız ve yalnız adamın. O ana kadar hayatın bir insandan ibaret olmadığını ve ait olmanın sadece yer kürede var olan şeylerden ibaret olduğunu düşünüyordu. Masum olduğu anda ona ait olduğunu hissetmişti ya da en azından o an için bunu ağlamıştı.  O kadının ortama kattığı zerafetle tütününü gayet kibarca sarmaya başladı. Sustu kadın ve baktı o an, adam naif ve masum bir şekilde baktı sessizce. Yaktığı tütününün ilk yudumunu kötü bir anda gelen güzel bir haberin tadıyla içine çekti. Dumanı yavaşça bıraktığında küçükken anneler tarafından fırlatılan terlik telkiniyle başını eğdi. O an gökyüzünün bir parçası yere düşse o sessizliğin içinde kaybolurdu ve yalnızlaşırdı. Yalnızdı o an. Ve yine o an gökten bir haber gelse yere düşmeye onlara gitmeye meyletse rüzgarın etkisiyle kaybolurdu, çaresizdi o an ve bir o kadar masum. Güneş ışınları dik açıyla dünyada bir yere uğramak isteseydi eğer işte o an Satürn'ün yazgısıyla sadece kadının gözlerine değerdi teğet geçmeden. İşte o an dünyanın bütün ressamları toplansa kadının gözlerini çizemezdi, dünyaya sade bir şekilde bakamadığı lensli gözlerini.  Bir bakıma içinde metafizikler barındıran duvarları yıkan bir andı bu, yol gibi. Kadın yola baktı hepimizin birgün bakacağı ve tadacağı yola. Yol uzundu, bitmezdi. Adam ise masumdu, yalnızdı. Gerçekten o an böyleydi, Satürn kadar büyük, yol kadar uzun, kadın kadar güzel, adam kadar yalnızdı..

31 Ekim 2018 Çarşamba

Kırık Parmak..

Kırık Parmak..

Kırık bir parmakla ne kadar anlatılabilirdi ki bir tutku, kırık bir gitarla ne kadar söylenebilirdi bir şarkı.
İnsan durmak istediği an'a aittir diye geçer bir yerde gerçekten an insan içindeki nebzenin bir kuruntusudur yani insan andan yaratılmış tüm hayatı an üzerine inşa edilmiştir, en azından o an için. İşte Öner'de anın doğurduğu bir adamdı tıpkı an üzerine kurduğu düşleri gibi.
Soğuktu hava zaten karasal iklimin insan duygularını sertçe bastırdığı bir yerde havanın sıcak olması da beklenmezdi. Oturdum karşısına masaya baktım özenle hazırlanmış bir masa ve üzerinde Antakya çökeleği, közlenmiş patlıcan salatası, içinde bir çok insanın acısının olduğu acılı ezme, anne eli değmiş gibi zeytinyağlı sarma, bolca tarator, turşu salatası, dil peyniri, bolca meyve vardı. Elime aldığım alkol ise %45 oranında bir rakı. Siz değerli hikayeperest dostlarım bilirsiniz ki rakı sofrası içmek kadar özenle hazırlanması gereken bir sofra, özellikle kültürü ve sofrası ile kendini her zaman diğer alkol çeşitlerinden ayıran bir içki olmuştur. Rakının yanında olmazsa olmaz en iyi meze muhabbettir. Bunun dışında sofrada damak zevkine de hitap etmek gerekir. Öncelikle çeşidi abartmamak gerekiyor, unutulmamalı ki rakı içmek uzun bir süreç. o yüzden içmeye başlamadan çok aç olmamak lazım ki, daha yarım duble içmeden, mezelere abanıp şişip kalınmasın. söylediğim gibi, meze çeşidi çok olmamalı, 6-7 çeşit yeterlidir. Öner'de dediğim herşeye en ince ayrıntısına kadar dikkat etmişti, beni asıl şaşırtan ise buydu 8 yıllık ev arkadaşım, dostum Öner 8 yıl boyunca bir kez olsun uzandığı kanepeden kalkmadı bile, değil yemek yapmak yemek yemeye bile üşenen bir adamdı. O masayı öyle görünce birşey olduğunu farkettim ya da özel birgün olduğunu gerçi nihilist bir adam olan Öner için özel birşey yoktu. Selam verdim ve oturdum masaya. Günün yorgunluğunu, acısını, tatlısını oturduğum masada yaktığım sigarayla gideriyordum ben genelde, yaktım yine işsizliğin verdiği yoksullukla aldığım en ucuz sigaramı ve iyice içime çektim her ne kadar duman çıkaramayacak olsamda en azından çıkarmaya çalışıyordum. Bilirsiniz ki ucuz sigaralar öyle afili dumanlar çıkarmıyor hayallerimizde olduğu gibi öyle cool durmuyor. İlk dumanı içime çektiğimde karşımda oturan tanıdığım en zeki adam baya aptalca beni izliyordu, gerçi ne kadar zeki olursa olsun biraz da aptaldı ama olsun bizde onu öyle kabullenmiştik. Öner ile üniversite de tanışmıştık ve tanışıklığımız öylece devam etti aynı evi, aynı sigarayı paylaştık aynı sigarayı paylaşmak bizim gibi adamlar için bir nevi kardeşim demek oluyordu. Hep umursamaz yaşadı, hep vurdumduymaz oldu, hep içimizdeki en akıllı adam olmasına rağmen bunu hiçlemeyen bir adam oldu. Hepimiz birşeyler yapmaya çalışırken o elindeki kıymetli şeyleri bile umursamadı gerçi kime göre kıymetli kime göre kıymetsiz onu da tam olarak bilemedik ya.

Çok yalnızım dedi hayatı boyunca var olduğu yalnızlığı umursamadan. Koydu bardağı önüme ve doldurdu rakıyı, yavaş yavaş sanki yalnızlığı ile belli olan kafasındaki birikintileri teker teker ayırt ederek koyuyordu hayatının vicdan muhasebesini yaparcasına. Elini uzattığı Antakya çökeleğini büyük bir iştahla yemeye koyuldu, Antakya demişken biz orda okurken bir kadına aşık olmuştu Öner daha doğrusu iki kez aşık olmuştu ama asıl onun için ikincisinin yeri çok ayrıydı. O zamanlar tabi biz gençliğin verdiği etki ile baya hızlı zamanlar yaşayan iki ev arkadaşıydık ama ben onun gibi değildim, o eğlenmeyi, umursamazlığı, içmeyi seven Rock'n' Roll kültürüne aşina nihilist bir adamdı, gündüzleri uyur geceleri çevirmenlik, radyo programcılığı yapar ara ara da fotoğrafçılık yapardı. Ben ise derse gider dersten çıkar sonrasında okeye gidip birilerine parti vurmaya çalışan biriydim o zamanların benim için en zevkli yanı okeyde parti vurduğumuz arkadaşların cebinden içtiğimiz ucuz şeftali suyuna katılan kalitesiz, çürük fındıkları fondiplemekti. Zaman geçti, yıllar geçti Öner ile yine beraber yaşadık beraber kaldık başka şehire geldik ama anılarımızı asla unutamadık hep bahsettik o günleri yad ettik. En güzel olanı ise kötü anıları bile cesurca konuşabildik hani insanlar kötü anılarını saklar ya da onlardan kaçarlar ya biz öyle değildik işte. İşte bu masada yine acıtan bir anı dinleyecektim çünkü anılar anlatılınca zaten acıtırdı. İlk dublemi yarılayana kadar birbirimize bakarak sustuk elime aldığım eski günler gibi bir yanı hoş bir yanı ekşimsi olan turşu salatasını yavaşça yemeye başladım o an birbirimize baktık ve yıllardır adını ağzına almadığı Rojin hakkında konuşacağını anladım ve içimi kemiren bir ağaçkakan hissettim böğrümde, sustum. An burda başlıyordu işte tıpkı Öner'in Rojin'e aşık olduğu an gibi. Öner hep aşkın bir anda başladığını sevginin ise uzun bir süreç sonunda emek, inanç, güvenle oluştuğunu söylerdi ama aşkta hiçbir tereddüt olmadan o an geliştiğini söylerdi Rojin'i ima ederek. Öner daha evvel hepimizin mutlaka yaşadığı ergen psikolojinin verdiği etkiyle olan bir aşkı daha vardı, böyle karşılıklı hesaplaşmanın, kıskançlığın, 10 bin sms paketlerinin olduğu, arkadaşımızdan ödünç aldığımız telefonlarla olan konuşmalarımızı içinde barındıran bir aşkı ama sonra rutine dönüşen olay sıkıcı bir hal alıp bitmişti daha doğrusu büyük hasarlar yaratarak bitmişti. Sevgiden falan olan bir hasar değildi yanlışlardan oluşan bir hasar ve sonra toparlanamadı Öner aylarca. Tam herşey yoluna girmişken burda bir hikaye daha başladı birazdan konuşacağımız büyük hikaye yani Rojin. Evet hikaye dedim çünkü Öner için yaptığı çeviriler, çektiği fotoğraflar, sunduğu radyo programları, ona yazdığı birtakım şeylerin içinde temelinde hep Rojin vardı. Rojin güzel kadındı, yürürken herkesin dikkatle seyrettiği, saçlarının rüzgarla tango yaptığı ( tabi kısa saçları daha yakışırdı ), kahverengi bir magmadan doğan gözleri karşısında etkileyemeyeceği insan yoktu, en çok gülünce şekil alıyordu etrafında oturan insanlar, o kadar güzel gülerdi ki burnundan tüterdi herkesin hasretle onu seyrettiği anlar. İşte bizim oğlan da böyle bir kadına aşıktı tabi kadında öyle bir kadındı ki hayatı boyunca sevilmemiş ama çok beğenilmiş bir kadındı işte böyle bir kadın için herşey sıradandır ve onunla baş etmek bayağı zordur. Çünkü sevgi gören biri herşeyi çözebilecek kapasiteye sahipti ama bizim Öner de hiç sevgi görmemişti ya zaten. Rojin mi diye sordum bir an Öner'e hiç bu mükemmel sofraya aldırış etmeden evet Rojin dedi. Biliyordum birgün Rojinden bahsedecek çünkü yıllarca onu sevmesine, aşık olmasına rağmen gittiği günden sonra adını bile anmamıştı kimseye. Her arayış bir türeyiştir, o da hep başka kadınların gülüşünde, başka kavrayışlarda aradı onu ama başaramadı ve hep sustu. Özellikle gün ışığında evin pencere arasında içeri giren ve tozların açık bir şekilde birbirleriyle dans ettiği o Rojin'in gözleri gibi bir hal alan kahverengimsi bir ortamda hep içerdi. Rojinde zaten gün ışığı anlamına gelirdi ama Öner için asla öyle olmadı çünkü o geceden beslendi, gününün ışığı sönmüştü yıllar evvel yoksul bir şehirde yoksul bir binanın bodrum katında yaşarken. Konuş dedim herşeyi bilmeme rağmen yıllarca herşeyi görüpte sustuğum o şey için. Neden gitti diye dadanmaya başladı cümlelere, sustum bunun cevabını Rojin dışında kimse bilmiyordu. Oysa ben onun ayakkabısında bulutları sulamıştım yağmurun hiç yağmadığı o kentte dedi Antakya çöreğine bakarak. Durdu ve seyretti o çöreği, yıllar evvel sabah evden çıkıp Rojin'i görmek için beklediğimiz kahve köşesini hatırladı sanırım. Oraya gider çöreğimizi masaya koyar çayımızı ister beklerdik, karşı kahveye gitmezdik çünkü Öner bol şeker atardı çayına karşı kahvenin ise şekerliğindeki şekerler paketliydi Öner paketleri açmaktan nefret ederdi bizde oraya gitmezdik. Rojin Öner'e gelmeden evvel, gelip gittikten sonra zaten hiçbir şeyi beklemedik biz sadece zamanı an'a ait kılmayı bekledik. Ben asla bilmedim neden gittiğini Rojin'in çünkü Öner onu tam bir yıl usanmadan bekledi, takip etti, izledi, saatlerce seyretti hatta bir keresinde bir kez görebilsin diye araba çarpmıştı Öner'e. İşte öyleydi zaman acıyı henüz çarkıfelek gibi Öner'in önüne sürmemişti. Halen anlamıyorum be abi o kadar beklemişken ve beni sevdiğini söylerken, elimi sımsıkı tutmuşken üstelik gözlerinin içi beni istediğini vurgularken neden gitti, yıllardır bu sorunun yanıtını bulamıyorum dedi. Evet öyleydi Öner çok şiir yazmıştı ama en okunaklısı Rojindi ama Öner kızgındı, üzgündü ve kaybedendi. Yine sustum, sus be dedim Selçuk sen neyi konuşacaksın ki yıllardır hayatını bir hiç uğruna boşlayan bir adama ne diyebilirsin ki ve demedim de usulca kafamı önüme eğip o anın verdiği acının etkisiyle acılı mezeye yönelip yemeye başladım. Devam etti, hiç yazmadım, hiç konuşmadım, onu görünce kafamı kaldırmadım kötü mü ettim acaba? Sanki konuşsaymışım dedi ve karanlığa gömüldü bir an hani karanlıkta hiçbir şey yapamaz ya insan çaresiz kalır aynı o vaziyeti aldı bir an Öner. Evet gerçekten de öyle olmuştu, Rojin gelmişti uzun bir bekleyişten sonra ve geldiği gibi de gitmişti. O gittikten sonra Öner hiç konuşmadı, hep sustu soğuk bir an gibi. Yaktım yine sigaramı şunu düşündüm Öner zaten onun yokluğunu sevmişti çünkü onla olduğu kısa süre zarfında içinde bir zafer narası yoktu. Bekleyiş, onu uzaktan seyretmek, karşısında durup çok sevdiği iki şeyi yani sigara içip onu seyretmek daha cazipti sanki Öner için. Öner, onunlayken mi onsuzken mi daha daha güzeldi diye sordum. Hiç tereddüt etmeden onsuzken dedi. Onunlayken sevdiği yaşadığı hayattan vazgeçmişti ama şunu anladım yıllar sonra; biz beraber vakit geçirelim, gezelim, eğlenelim, beraber gülelim, içelim, gözlerini saatlerce sıkılmadan seyredeyim, elimi sıkıca tut avucum terlesin, bana bak iki kez güzel olayım, bana bak zaman dursun ama beraber olmayalım diye düşündüğünü farkettim Öner'in, çünkü birşeyin adını koyunca o tükenir ki tükenmek zorunda doğanın birinci kanunu bu zaten. İşte doğanın bu kanunları içinde birde acı vardı Öner'in parmağının acısı gibi aslında acı sadece ağrımak değildi o an bir yalan, bir aldatılış, terkediliş, kanmak işte Öner her parmağı acıdığında o soğuk ana dönüyor, o soğuk türeyişe, o mandalina kabuğu gibi aldatılmış, kandırılmış ana. Öner çok iyi bir çevirmen olabilirdi ama olmadı, iyi bir programcı da olabilirdi olmadı, iyi bir fotoğrafçı da olabilirdi olmadı hep kendisi istemedi çünkü onun için an herşeyden önemliydi tıpkı Rojin'i seyretmek gibi çünkü onu seyredebilmek için herseyini bile verirdi. Dedim ya soğuk bir andan oluşuyordu herşey kazanmak bazen birşeyleri değiştirmiyordu aslında hepimiz için bir aslolan vardı o da kaybetmekti tıpkı Rojin'in ilk Öner'in elini tuttuğu gün kapı arasına sıkıştırıp kırdığı parmağı gibi..

21 Ekim 2018 Pazar

"Birgün seni gördüm
Sonra ki gün yine gördüm
Ondan sonra hep gördüm" der şair.
Evet tam olarakta o noktadan sıyrılan bi anekdot. Birgün bi dilek tuttum tüm karmaşanın, kargaşanın, umutsuzluğun içinde. Sartre olsa belki dayanır ama Bukowski dayanmaz küfreder. Birgün bir şiir yazdım sonunu hiç ummadan, karamsar bi çuvalda sakladım. Güya saatleri yelkovana yapıştırıp izledim, göğü kucaklayıp ona getirdim ama hep kaburgamın altına sakladım ta ki o ana kadar bir buruklukla. Meğer kelebek sadece birgün uçmazmış isterse her gün uçarmış, yol ise hiç bitmezmiş bu da aşkın bir avuç kafeininde varmış. Pink Floyd duvarları aşar, aşkın özünü aşılarmış aslında The Wall derken, hiç göz önünden gitmeyen sarılmaların bile tedavülden kalktığı bir umut yaprağını sığdırırmış benim güneş görmeyen kaburgalarıma, oysa ben siyah bir bulutun içinde sanarmışım yağmuru ama güneş hep en güzel yerden sararmış bedenimi hiç ummadığım bir anda hiç ummadığım bir masada. Bu anekdot ise içinde bir sürü kırgınlık, kızgınlık, akabinden gelen büyük pişmanlık, saatlerce süren bir an bekleyişi, dünyanın bile içine sığdırılamayacağı miyop bir çift göz, Beatles besteleri kadar güzel bir gülüş, herşeye rağmen sürecek bir hikaye olan aslında kocaman bir öykünün kısa bir notuymuş biraz korkak biraz da cesur bana..