19 Nisan 2017 Çarşamba

Bir Garip Kitap..

Bir Garip Kitap..

Açarsın kitabı okursun yavaş yavaş seversin öper koklarsın bağlanırsın kitaba sonra kitapta seni sever. Yavaş yavaş alışırsınız birbirinize kafanda bir yuva kurup anlamlandırmaya çalışırsın yazılanların içine buz katarsın kitabı öylece içmeye başlarsın, tam o yazılanlar için kendinden ödün verip herşeyini o kitaba verirsin ki kitap seni o an terk eder ve yaşadığın süre boyunca kafandaki bütün diplomatik ilişkiler o kitap üzerine yoğunlaşır çay içer onu anımsarsın acaba devamı nasıl olacak diye, sigara yakar buğularsın boğazını işte tam da orda düğümlenir herşey, yazılan sayısız travmalar, etkisinde kaldığın karakterler, avucunda okşadığın olaylar acaba ne olacak ne olacak ne olacak diye sorarsın kendine. Binlerce soru canlanır kafanda hatta daha da ilerisi ATlar fareden kaçar beyninin içinde büyük savaşlar yaşar kafatasının en hassas noktası hatta bir ara şiir yazayım dersin o denli büyük bir travma yani. Tabi yazamazsın çünkü şiir öyle bir iş değil tüm hayatın şiir olacak ki yazasın o şiiri işte o an bu mümkün değil.
Ben de tam olarak bunu yaşadım açtığım hayatımda ilk kez açtığım bir kitapta. Önce köpeğimi aldım yanıma kitabımızla beraber de sevdik köpeğimi okşadık başını köpeğim olmasına rağmen ilk kez kucakladım onu sonra çay demledim öyle sıradan bir çay değildi bir ilkin verdiği duyguyu kattım içine öyle bir çaydı yani sonra loş ışığımı açıp sigaramı yaktım ve hikaye böyle başladı aramızda farklı bedenlerin cirit attığı kitapla.
Sonra belli bir zamandan sonra alışırsın yeryüzü bu konuda çok tecrübeli hatta herkesten hepimizden bizi koruyup kollayan sevdiklerimizdende. Çünkü yeryüzünde yaşanan tüm pragmatik acılar, beklenen baharın gelmeyişi, savaşlar, buhranlar, krizler binbir türlü çıkmazlara bile alıştı yeryüzü. Onun içindir ki yeryüzü öyle gördüğümüzden daha bir kavrayışlıdır acılara.
Belli bir zaman geçer yani öyle elmayı olgunlaştırdığı gibi basit bir indirgeme sonucu değil bu süreç birçok şeye katlanırsın, düşünürsün, kendinle savaşırsın geçti diye düşünürsün geçmez sadece alışırsın alışmak en kötüsü bence alışınca hiçbir şey hissedemiyorsun. Mesela bir bahçeden erik çalınca bile zevk alamıyor hale gelirsin küçükken bende çok erik çalmıştım.
Zamanla açarsın o kitabı okumaya başlarsın en baştan ve artık herşey geçmiş oluyor herşeye geç kaldığın gibi ona da geç kaldım diyeceksin okuyacaksın ama bir daha ilk günkü duyguyu yaşayamayacaksın bu çok kötü bir duygu tüm prensipler içerisinde çok kötü bir duygu.
Hayatım boyunca açtığım ilk kitapta bu duyguları yaşadım ve bundan sonra da hep böyle devam edecek ve bir fikir düşündüm ‘Herşeye Geç Kalanlar Fikir Kulübü’ diye bu aralar onun çalışması içerisindeyim biliyorum hayatımda her yaptığım işi yarım bıraktığım gibi bunu da bırakacağım ama olsun en azından o da geç kalmışlığın içerisinde bir geç kalmışlık olarak kalacak..


Yalnızsın Sen Yalnız Kal 2

Yalnızsın Sen Yalnız Kal 2

Evde film izliyordum filmde çay koyuyorlardı o an çok yalnız hissettim kendimi, aslında yalnızlığı yanındakinin sana çay koymasıyla da paralel tutmak biraz yanlıştı. Yalnızlık öyle birşey değildi çok daha siyah bir kavramdı aslında.  Mesela bir kadın birgün bana şöyle demişti ' yalnızlık yeni bir akımdır, yalnızlık ne kadar da asil bir kelime. Onca insan arasında sadece sen. Birilerine mecbur kalmadan tek başına, yalancı gülüşlerin olmadığı, samimiyetsiz sohbetlerden uzak. Eğer yalnızlığımızın rengi olsaydı siyah olurdu, uçsuz bucaksız üstüne gelen renkleri içinde boğan. Gece gibi yalnızlık, simsiyah. ' o an  çok anlamamıştım sonra zamanla çok daha iyi anladım yalnızlığın bazen doğru durak olduğunu. Ve o kadının dediklerine bende bir şeyler eklemeye başladım zamanla, mesela kimseye tahammülün kalmamış çok acı yada güzel günlerin sonunda yine yalnız kalmışsın bu bir dünya türeyiş kanunudur her şeyin sonunda vardır yalnızlık. Yalnızlık yalnızken güzeldir, her yolun bir sonu vardır her gülümseyişin bir büzülmesi, her gündüzün bir gecesi vardır hem de simsiyah. Reel olmak gerekirse bende yalnızdım yalnızlığı seviyordum sonra o kadın geldi yalnızlık bir akımdır diyen kadın yalnızlığımı elimden aldı, bir iken iki olduk aslında ikide olmadık bir olduk yine ama o gittikten sonra bir olmuşken yarım kaldım şimdi yarım kalmak yalnızlıktan çok kötüdür. 

Yalnızlık Değil Yarım Kalmışlık..

yalnızdım 
hatta daha ötesi çok 
yalnızdım

sonra sen geldin 
açtın kucağını yalnızlığıma 
yalnızlığım oldun 
yalnızdım 
oldun yalnızlığım 

sonra nasıl geldiysen 
öyle gitmedin 
yalnızlığımı götürdün 
bir pamuk şekerinin 
pamuksuzluğu gibi

ben öylece bakakaldım 
yalnızlığım yine  
yalnızdım olmadı 
yarım kalmışlık oldu..


Neyse mesele yarım kalmak değildi mesele yalnızlıktı. Yalnız kalmaya mecbur kalan insanlardık bizler aslında kendimizi buna iten de bizlerdik, çünkü bir arada yaşamaya alışmadık, birbirimizi sevmeye alışmadık, biz kavramına alışmadık biz. Sorunun temeli biz olamayan bizlerde, toplum olarak biz olmaya hazır değiliz zaten. Bunca insan yalnızlıktan şikayetçi ve bunca insan yalnız, işte biz olamamanın en güzel yanıtı bu, yalnız olmamızın en yalnız cevabı bu çünkü ne yapsakta biz hep yalnız kalacağız çünkü biz simsiyahlar içinde yalnızız çünkü yalnızsın sen yalnız kalacaksın..

Kağıttan Gemiyi Beklemek..

Kağıttan Gemiyi Beklemek..

kağıtlar pusulasız nöbetlerin 
en uçsuz bucaksız şehri 
olmalı derin çukurlarda
yüzün soğuk bir av mevsiminin 
suçüstü yakalanan seri katili 
ağzından çıkan duman maviyi bulayan bulut olmalı 
incir ağacında papatya açan 
kuş tabiatında.

gülüşüne konan papatyalar 
açmalı buğulu gözlerinin 
en acımasız coğrafyasında
en kağıt kokan dallarında
en silüetli bahçelerinde  
en 
enn bilmem ne.

o dallarda yapılmalı gemiler 
muhakkak ki 
sanayi devrimi 
berlin duvarı 
AT nalları 
dünya savaşları 
çaya banan bisküvi de 
o dallarda bandı gemilere.

bekleyen bir grup 
olmalı 
kağıtları limanda 
kimi güzel dalları koparmayı
kimi kopan dalı kucaklamayı 
kimi gemiyi yakmayı 
kimi gemiye binmeyi 

kimi gemiyi beklemeyi..

28 Haziran 2016 Salı

SABAHATTİN ALİ

SABAHATTİN ALİ

1907 de önyargılara karşı bir güneş doğdu Gümülcine de. Gümülcine de başlayıp Türkiye-Bulgaristan sınırında biten 41 yıllık kısa ömrüne neler sığdırmadı ki o güneş. Birçok eser bıraktı bizlere kısacık ömrünün tükenmez kalemi.Hikâyeleri gibi novella bakışları ve önünde ki keskinsem perdeleri birçok şeyi anlatıyordu aslında.41 yaşına sığdırdığı elle tutulabilen kuyruklu yıldızları,Azrail’in intihar mektubunu da öngörmüş söylemişti o sözleri;
“Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.”
O kalem hiçbir vakit unutamayacağımız Markopaşaları, Kuyucaklı Yusufları, Kürk Mantolu Madonnaları, öyküleri, Raif efendinin saf yüzünü ve birçok eseri bıraktı yıldızsız gökyüzümüze ve bunları bize bırakarak Türk edebiyatının en önemli isimlerinde biri oldu. Hepimiz onun birer öğrencisi olduk yazdıklarıyla ve bizden sonrada devam edecek tarihin dengesi. Sabahattin Ali’yi anlamak en önemlisi. O anlaşılınca ne kadar muhteşem bir yaşam sunduğunu kavrıyorduk yazdıklarında ve bestelenen şiirlerinin birer ahengi oluyorduk paçalardan damlayıp yeniden hayat bulmuş damlalar gibi. Yâda bir mısranın gizli fikri oluverirdik şifrelerin dışladığı çarşaflarda. Zincirlerini kırıp hipodromdan kaçan anarşik bir AT olabilirdik onu anlayarak. Bir başına kalmış yazısız karikatür de olabilirdik Sabahattin Ali’nin psikanaliz seansında. Onu anlamayı denemeliyiz önyargılardan arınmamış iltihaplı sendromlarımızda.

Saygıyla anıyorum birkaç cümleyle anlatılmayacak koca yürekli Gümülcine güneşini ve Sabahattin Ali diyorum bir daha gelmeli dünyaya.

Nabıcaz be Kamil!

-Nabıcaz be Kamil! Hep umudun rengini mi arayacağız yoksa bir renk belirleyip umudumu karalayacağız üstüne?

Mesela ben beyazı umudun rengi olarak görmüyorum. Çünkü beyaz; kirlenmiş masumiyeti, yalanlarla yelpazelenmiş istikrarı, asal olmayan asaleti, kafasından azat edilen bir AT’ın temizliğini ifade eder. Huzur ve güvende vermez açıkçası. Huzur ve güven verseydi hoyratça akan kanın kirliliğinde boğulmazdı yada ne bileyim mürekkepten damıtılan herhangi bir paçavranın rengine kapılıp masumiyetini ayaklar altına almazdı. Veyahut çok sıradanlığın paranoya sofrasında kaybolup vebaya yakalanmazdı beyaz. Her pislikten, her renkten, her kendini kaybetmiş suç dilemmalarından bir şey kapıp aslını kaybetmeseydi belki de benim için umudun rengi olurdu kışın mecazi sofrasında karalanmış beyaz.

MİLENA’YA FOTOĞRAFLAR

FOTOĞRAFIN ÖYKÜSÜ


 MİLENA’YA FOTOĞRAFLAR
2016 yılının mart ayıydı. İkindi vakti uyanmıştım. Kahvaltı yaptım, canım sıkkındı ve birazda kapkara gölgelerle sarılı uykum vardı. Aslında uykuya doymazdım sorun buydu. Rutubet düşünceler gibi canım sıkkındı, tıpkı siyah beyaz fotoğraflardaki sebepsiz bakışlar gibi. Bizim buralarda canı burnunda olanlar sahile atar kendini rutubetten kaçıp nefes alabilmek için ben de bu yola başvurdum. Anlamını yitirmiş fotoğraflar gibi dolabımda bekleyen makinamı da yanıma aldım belki daha iyi nefes alırım diye, küçükken ebeveynlerimizin kullandığı Vicks gibi. O ansızlıktan kendimi insanların nefesi olan sahilde buldum. Kitabımı unutmuştum ama sıcak çay bulamayacağım için bize çay niyetine sattıkları soğuk şekerli sulardan almıştım. Bir köşede oturup soluklanayım dedim o arada şekerli suyumu şizofren nefretler içinde yudumlayıp müzik dinlemeye karar verdim bir an kararan soğuk meziyetli yaprakları canlandırmak istedim kafamdaki muamma travmalarda. Bir an bahar yapraklarının yeşermiş tonuna motive ediyordu beni, hafiften çalan evcil bağnazlığın ruhuma işlemiş melodisi. Bir ara gözlüğümü çıkarıp etrafa bakındım yakınımda güneş ışığının en renkli tonu gibi bir şey çarptı. Ayağa kalkıp ona yöneldim bir kitaptı güneş ışının en renkli tonu, aslında ilk baktığımda anlamalıydım bunun kitap olduğunu başka ne aydınlatırdı ki insanın kafasında ki birlerce tonu. Otobüsün arka koltuğunda unutulmuş bir çocuğu andırdı bir an bu kitap. Elime alıp incelemeye başladım. Franz Kafka’dan Milena’ ya mektuplar şeysiydi. Aslında uzun zamandır okumak istiyordum bir an gülümseyip kitabı açtım açtığım sayfada aynen şunlar yazıyordu; “ anlaşılmaz bir insansınız Milena’ ya! Derdiniz bin parça başkalarını, beni düşünüyorsunuz. Uykusuzluk çektiğim için üzülüyorsunuz.” Uykusuz ve canı sıkkın birinin bu sayfaya, bu söze rastlaması alelade bir şey değildi. Çok şaşırdım sessizlik denen kadavraya rastlar gibi. O an düşündüm acaba benim içinde kimse üzülüyor mu diye güneşe karşı pişkince sırıtır şekilde, sonra yok ya dedim en pişkine pişkince sırıtmak kadar saçma geldi birinin benim tek bayraklı uykusuzluğuma üzülmesi. Sonra bu savsak sorular kavşağında kitabı aynı şekilde yerine koydum ve bu anı, amansız tesadüfü, tesadüf ötesi bol paçalı kumaş pantolonu ve kafamdaki o çılgın soysuz soruyu ölümsüzleştirmek için fotoğrafını çekmeye karar verdim. Deklanşörü göğsüme sonuna kadar basıp fotoğrafı çektim sonra da bizim sahilin en güzel yanı olan mutlu mutsuz herkesin bir arada olduğu kalabalığa karıştım.


Mutsuzlar Uyudu..

Mutsuzlar uyudu..

Toplumda klişe bir söz vardır: “Mutlu olanlar uyudu, mutsuz olanlar uyumadı.” diye. İşte bu sözü reddediyorum ben, bağzı bedenlerin toprağı reddettiği gibi. Mutlu insan neden mutluluktan kaçsın, neden mutluluktan mutluluk peydahladığı bir tekneyi terk etsin ki? Mutlu insan mutluluğunun, sevincinin tadını çıkarır kan fışkırışlarına inat, uyku ihtiyaç olmadığınca aklına bile gelmez. Mutluluktan uyuyan insana hiç rastlamadım. Evet, kafası AT kadar rahat olabilir ama bu yemyeşil bir bahçeden kaçma imtiyazını sunmaz. Mutluluk saksıdaki ilk tomurcuktur bu tomurcuk görmezden gelinmez. Mutluluk iki ruhun bedenlerinden akıp kana kana akmasıdır. Bu durumda mutlu olanlar neden uyusun ki hem de kaybedecek mızrap vuruşlarının kıyısında, denize sıçrayan su damlası nağmelerinde. Ben mutlu olunca uyumam belki bir daha olamam diye belki de bir daha gecemde güneş açmayacak diye. Ben mutlu olunca uyumam belki bir daha olamam diye belki bir daha gecemde güneş açamayacak diye. Ben mutlu olunca uyumam belki bir daha papatyaları öpemem diye. Ben mutlu olunca o sıcak meltem rüzgarına bir daha rastlamam diye uyumam. Mutluluk dişimizde parlayan kıyı kuytu pirinç taneleridir, uyursan bir ihtimalin yok oluşu gibi. O iliklerinin yüreğinde ki sıcaklığını kimse kaybetmek istemez.
Ama mutsuz olmak öyle midir? Değil, tabi ki…
Mutsuz insanın kaybedecek bir şeyi yoktur, çaresiz hasta gibidir. Kaçmaktan, saklanmaktan başka çaresi yoktur. Bazen bir köpeğin salyası kadar yalnızdır. Bazen hipodromdaki AT kadar çaresizdir. Onun için mutsuz olanların mutluluğu arayışıdır uyku, orada saklıdır kaçmanın fısıltıları. Belki bir ihtimaldir uyku, mutsuzlar için, tıpkı güvertede ki martılar gibi. Mutsuz insan bazen camii avlusunda bırakılmış bir çocuk gibi hisseder kendini. İşte tamda bu noktada ihtiyaç duyar uykuya ve yatağına attığı kıvrak çalımlardan sonra uyur.
“Ve mutsuz insan uyumaktan başka çare kalmadığını anladığı için uyudu dünyanın tenha duvarında, ama mutlu insan mutluluktan uykusuzluk peydahladı kalabalık evrenine.”
Avucumuzda kalan son avuntu parçalarının aslı buydu bana göre.

Mutsuz olanlar uyudu, mutlu olanlar uyumadı..