12 Kasım 2018 Pazartesi

bağımlı değişken

bağımlı değişken

aşk varoluştur
bazen sarhoşluk
bazen yalnızlıktır
burundan tüter
an üzerine kurulur
ana rahmi de aşktır
ve üreyendir aşk
aşk çok doğurgandır
acı yoktur
varsa meşru değildir
unutulmamazlık asla yoktur
her hücre kendini yeniler
eskisi silinir
aşk bazen kırgınlık halidir
ağlamak meşru değildir
acı çekmek yalandır
keder de
hüzün her an vardır
sadece aşka özgü değildir

bakidir aşk ama bir kalpte
karşı taraf değişir
ama aşk kişinin şahsına münhasırdır
bir kez aşık olursun
bir kez olan ikide de
üçte de
dörtte de olur
aşk bir doğurma sanatıdır
birden fazladır
ürer ve kana karışır
kan bazen basınç uygular
bu meşrudur
kızgınlık kırgınlık burda var olur
aşk doğurgandır ve etçildir
bazen vardır
bazen yoktur


tanrıya zahmetsiz şeyler

tanrıya zahmetsiz şeyler


beni ancak tanrı gömebilir demiştim bilahare
eğer müsaitse
şayet benden de hoşnutsa
gömsün de bir zahmet
neyse
düşerdin sen de aklıma
alırdı milyon tane hücre
kan pompalardı seni
sen ise kalbimi
yere düşerdi bir kalp
rüzgar esmeyi
bulut güneşi
balık yüzmeyi
ben seni

















6 Kasım 2018 Salı

ojeli tırnaklarla yazılmış soneler

ojeli tırnaklarla yazılmış soneler

saat gecenin sıfır sıfır bir
hüznün gölgeleri yağar taneleriyle
kimi kırar dalları
kimi söker yüreğimi
seni görmüş gibi kanarım
kar kanar beyazlar kanar kıpkırmızı
sana devrik cümleler kurar
çivisi çıkmış yağışlar
ne zaman biter bu hüzün
demek de önemli sayılmamalı bu saatlerde

ey yıldızların ilki
şekpirin son sonesi
beni kanatıyorsun ojeli tırnaklarınla
dal kırılıyor
ağzı açık çiçekler gülüyor
acıyla büyülüyorsun yaramı
birgün sana sevmeyi sayıklatacak
senin tırnakların buğulu bir cam duracak sadrımda
sığlığının her yanında açmış çiçekler
çırpınmış bir dişi sinek belasıyla

buraya öyle bir yağar ki kar
buraya işte öyle yağar kar
hergün yeniden seni yaşamak kadar
hergün kocamış şişman bakışlar
bazen eski bir ölü
kirpiklerine öyle yağar ki kar sevgilim
kirpiklerine ancak öyle yağar kar
gözlerin çölde bir vaha olur
güneşin hiç açmadığı bu şehirde
ben her gece karı ellerimle eritir
balçık balçık
seni seviyorum cümlesini yamarım kulağına
sokaklar gizli fırıldak yoksulluk besler
her yanı senin parfümünün kokusu ısıtır
bu sokaklarda bir sen geçersin
ben hep kaldım oysa
parfümünün kokusu kalır
arkandan bakakalmışlıklar kalır
ayakkabının izleri kalır


sen bana bakınca derinleşir gövdemin kırık kemik yanı
sığlaşır öptüğüm parmak uçların
sen düşersin
sen öyle bir düşersin ki
kar taneleri düştüğün yerde erir ağzımda
aslında bir şeyler gülümser sana
bir sokak satıcısı
güler
güler elinden düşen mandala uzanan kadın
topu arabanın altına kaçmış çocuk kahkahalarla güler hatta
sen bile gülersin
ben saat gecenin sıfır sıfır bir


Kamil'in Acıklı Hikayeleri 2

Kamil'in Acıklı Hikayeleri 2

Ah Kamil vah Kamil der gülerim biraz acı biraz tatlı. Zaten her gülüşün altında biraz acı saklı. Günün birinde tabi eski zamanlardan bahsediyorum o zamanlar memurluğun çok önemli birşey olduğu öğretmenliğin önder sayıldığı bir dönem. Okuma yazma oranı baya düşük, insanların yoksulluklarla savaştığı bir dönem. Kamil ise belediye başkan adayı olmuş kendi küçük kasabasında. Ev ev gezip oy topluyor, durmak kasmak bilmeden çalışıyor. Kazanması gerekiyor tabi. En büyük vaadi ise her eve bir memur. Sizde bilirsiniz ki o dönemler oy kazanmak için memurluk vaadinde bulunmak bir nevi bulunmaz hint kumaşı gibi birşeydi. Neyse işte Kamil de ondan istifade ederek gittiği her evde onu koz olarak kullanarak oy sözü alıyordu. Yine o günlerden birinde Kamil kasabanın önde gelen ailelerinin evine bir bir gidiyor, işte ilk gittiği evde oy istiyor tabi ev sakinlerinden birine soruyor senin diploman var mı diye ? Çocuk da var diyor Kamil amca diye. Tabi Kamil soruyor nedir peki diploman çocuk ortaokul diyor. Kamil hemen cevap veriyor tüh ya keşke lise olsaydı da seni işe alsaydık diye. Sonra devam ediyor yine aynı olay kaç kez tekamül ediyor. En son gittiği evde bulunan ailenin iki çocuğu var onlara karşı oy merasiminde bulunduktan sonra göz boyamak için soruyor senin diploman var mı diye? Çocuklardan biri var diyor. Nedir peki diploman diye soruveriyor Kamil. Çocuk ise ortaokul diyor, Kamil aynı hazırlıkta tüh ya keşke lise diploması olsaydı da seni işe alsaydık diyor. Neyse göz boyamaya devam eden Kamil diğer çocuğa soruyor senin diploman var mı ? Çocuk büyük bir özgüvenle var diyor Kamil amca. Kamil yine her zamanki rahat tavrıyla nedir senin diploman diye soruyor. Çocuk yine kendinden emin bir şekilde lise diploması diyor. Bu cevap karşısında Kamil sivri zekasını hiç çaktırmadan kullanıyor ve şöyle diyor: Tüh ya keşke ortaokul diploması olsaydı da seni işe alsaydık. İşte Kamil de böyle bir adam en zor anda bile kendinden emin cevaplar vererek o an doğru kabul edilen konuda bile karşı tarafı daima yanıltmıştır..

5 Kasım 2018 Pazartesi

Kamil'in Acıklı Hikayeleri 1

Kamil'in Acıklı Hikayeleri 1

Bizim Kamil çok duygusal bir adamdır çok da manyaktır. Ama biz onu çok severiz çünkü sıradanlığı en iyi saydamlaştıran adamdır. Hiç ağlamaz ama Ülkü Tamer'in konuşma şiirini de okumayı sever. Dedim işte bizim Kamil sizde yavaşça tanımaya başlayacaksınız onu benimle. Günün birinde Kamil kumar masasında oturuyor tabi her zaman ki gibi kaybeden taraftadır ama bu kez çok fazla kaybetmiştir, aslında cebinde para olmaz hiç ama neyine güvenir bende anlamam. Neyse hesap baya kabarık, Kamil ise kendine yol yapmaya çalışır ama bir türlü ne yapacağına karar veremez. Kaçsam mı diye düşünür ama oradan kaçamayacağını bilir. Oyunu kendi lehine çevirmeyi düşünür ama zaten onu düşündüğü için o kadar alta girmiştir. Ne yapsam ne yapsam diye düşünür aklına her zaman olduğu gibi fena bir fikir gelir, kavga etmek yani. Bakmayın sıradan bir adam dedim ama baya fenadır Kamil bey abimiz. Bahane arar durur, kavga ederiz hesap falan ödemeden yol alırım diye düşünür ama malum ne dese kazanan tarafı tahrik edemez. En son artık durumun iyice ciddiye bindiğini farkeder ve o durumun verdiği heyecanla kalkar adama hiçbir sebep yokken kendisinin varettiği ' sen niye o gün orda öyle hı ' sözünü der demez sakayı adamın kafasına geçirir ve kavga ederler tabi Kamil yol alır hesap ödemeden. Tabi aradan zaman geçer orada bulunan herkes o nasıl bir bahane cümlesidir diye güler geçer ve o söz Gezi Parkı olaylarında büyük bir mizah dalgası olarak geçer. İşte Kamil'in o sözü tarihe en absürt, en klas kavga bahane cümlesi olarak girer..

O An..

O An..

Yalnızdı. Üzerinde mor renginde bir palto, cebinde ise amcasından kalma pahalı ve lüks bir tabaka. Tabakanın içinde genzi yavaşça yakan veyahut insanın ağzına attığı naneli şekerler gibi birden acısını hissettiren tütün. Yalnızdı ama birtakım şeylere inanır ahlaksızca yaşardı. Ahlak onun için sıradan ve tüm yalanların sığınıldığı bir klişeydi ama olsun o ahlaksız bir yalnızdı en azından kendine ve bedenine zarar veren bir ahlaksızdı. Ahlaklılar gibi herkese zarar vermezdi, ahlaktan da korkardı. Gitti ve Yavuz Çetin'in isyanı gibi tüm güzelliği içinde bir gül kurusu gibi barındıran ve insanın bakınca aşkın yüzü yeryüzünün tüm bitki örtülerini saracağı anı andıran mavimsi gökyüzünün en soğuk en sıcak en uzun en kısa en güzel en sarmaş yerinde oturmaya başladı. İsyanı yer ile gök arasında bir virtüöz gibi güneşin battığı anda kendini baş gösteren noktaya baktı, baktı ve yolu hissetti. Çünkü yol herşeydi, herkesin birgün gideceği, ulaşacağı, Satürn'ün fısıldadığı andı. Ve o an o isyan tıpkı Yavuz Çetin'in dediği gibi " benden bir ruhsuz yaratmayı
nasıl başardınız
benden bir hissiz yaratmayı
nasıl başardınız
benden bir uyumsuz yaratmayı
nasıl başardınız
benden sizden biri yaratmayı
nasıl başardınız
yaşamak istemem artık aranızda " diyecek kadar sert, " belki de terslik bende
yapamadım bu düzende
kaçacak delik arar oldum
sürüngenler şehrinde " diyecek kadar nahifti işte o an yalnızdı biraz isyan dolu biraz başkaldırı biraz ise nahiflik vardı ama benim aşkta olduğum kadar da naifti. O an gökyüzü anarşistlerinin yeryüzü derebeyliklerine karşı bir zaferiydi tıpkı İhsan Yüce'nin yazdığı senaryolarda ki ağalık düzenine, derebeylik sömürüsüne karşı inceliklerle dolu mizahı gibi. Soğuktu o an birazda sıcaktı, yol gibi bitmez ve uzundu. Güzeldi, koleksiyoncular olur ya tıpkı sahafçılar gibi ikinci el saat alıp satan saatçiler, eline aldığı saatleri saatlerce inceler, hikayesini düşünür ve kendi kafasında mükemmel kurgular yaparlar ya işte o kadar masum ve o kadar yaratıcıydı; gökyüzünün aşk ile yeryüzüne güneş ışıklarının loş ışıkları altında inmesi. Bir adam da en çok masum olduğu anda vurulabilir. Masumiyet ise bir müze değildir tabikide bir kere gitti mi birdaha da gelmez. Elini yırtık sol cebine doğru götürüp yaslandı. Ve hikaye de olduğu gibi bir kadın geldi oturdu bu yalnız adamın yanına. Hayatı boyunca hiç Bukowskinin delilik öykülerini okumamış, hiç Arkadaş Zekai'nin göğü kucaklayıp sana getirdim kokla açılırsın dizesini okumamış bir kadındı. Yalnızdı elinde kukladan yapılmış bir gül kaplı çikolata vardı. Hiç yemedi sadece baktı. Oturdu kadın her hikayede olduğu gibi. Baktı ve o an kendi isyanını tüm kadınlar gibi sessizce kullandı o hak sessizce verilmişti ona. Adam baktı ve hiç konuşmadı. En masum olduğu andı bu, ahlaksız ve yalnız adamın. O ana kadar hayatın bir insandan ibaret olmadığını ve ait olmanın sadece yer kürede var olan şeylerden ibaret olduğunu düşünüyordu. Masum olduğu anda ona ait olduğunu hissetmişti ya da en azından o an için bunu ağlamıştı.  O kadının ortama kattığı zerafetle tütününü gayet kibarca sarmaya başladı. Sustu kadın ve baktı o an, adam naif ve masum bir şekilde baktı sessizce. Yaktığı tütününün ilk yudumunu kötü bir anda gelen güzel bir haberin tadıyla içine çekti. Dumanı yavaşça bıraktığında küçükken anneler tarafından fırlatılan terlik telkiniyle başını eğdi. O an gökyüzünün bir parçası yere düşse o sessizliğin içinde kaybolurdu ve yalnızlaşırdı. Yalnızdı o an. Ve yine o an gökten bir haber gelse yere düşmeye onlara gitmeye meyletse rüzgarın etkisiyle kaybolurdu, çaresizdi o an ve bir o kadar masum. Güneş ışınları dik açıyla dünyada bir yere uğramak isteseydi eğer işte o an Satürn'ün yazgısıyla sadece kadının gözlerine değerdi teğet geçmeden. İşte o an dünyanın bütün ressamları toplansa kadının gözlerini çizemezdi, dünyaya sade bir şekilde bakamadığı lensli gözlerini.  Bir bakıma içinde metafizikler barındıran duvarları yıkan bir andı bu, yol gibi. Kadın yola baktı hepimizin birgün bakacağı ve tadacağı yola. Yol uzundu, bitmezdi. Adam ise masumdu, yalnızdı. Gerçekten o an böyleydi, Satürn kadar büyük, yol kadar uzun, kadın kadar güzel, adam kadar yalnızdı..